Türk Edebiyatı'nın "kıymeti sağlığında anlaşılamamış yazarlar listesi"nde belki de başı çeker Sabahattin Ali. Nasıl olduğu bugün bile tam olarak bilinmeyen - ya da bilinmek istenmeyen - bir şekilde hayata veda etmiş, oldukça genç bir yaşta kimvurduya kurban gittiğinde ardında pek çok öykü, şiir ve birbirinden muhteşem üç roman bırakabilmiştir. Kitapları senelerdir yeniden basıla basıla her kuşağın bilgi ve beğenisine dahil olmuş; farklı kuşaklardan insanlar Sabahattin Ali'yi birlikte yad etme şansı bulmuşlardır.
Ben Sabahattin Ali'yi "Kuyucaklı Yusuf" romanıyla tanıdım. Ardından çok methini duyduğum "Kürk Mantolu Madonna"yı okudum. Hem de üç kere. (Benim gibi, bir kitabı ikinci defa okumayı hiçbir zaman tercih etmemiş biri için inanılmaz bir durum.) "Kürk Mantolu Madonna"yı son okuyuşumun hemen ardından da "İçimizdeki Şeytan"la devam ettim. Ara ara da açar öykülerinden okumalar yaparım Sabahattin Ali'nin; kafam bulandığında ilaç gibi gelir bu okumalar, zira Sabahattin Ali'nin anlatımı tam bana göredir.
Kurduğu cümleler o kadar yakın, o kadar tanıdıktır ki sanki o bir psikolog ben de onun hastasıymışım, o beni dinlemiş dinlemiş sonra da benim ağzımdan bir rapor tutmuş gibi gelir. Endişelerimiz, saptamalarımız, eleştirilerimiz çok paraleldir. Ama asıl nefes kesici olan onun bunları benden aşağı yukarı 60 sene önce düşünmüş ve dillendirmiş olmasıdır. Sabahattin Ali'yi benim gözümde yücelten en önemli meziyetlerinden biri budur. Bir diğeri, kurduğu olay örgülerinin o günün şartları için fazlasıyla cesur olmasıdır. Şimdi bize çok doğal gelen o olay örgülerini 1940lı yılların şartlarıyla bir değerlendirmeye çalışırsak şöyle kabaca, ancak o şekilde bir nebze de olsa hakkını verebiliriz Sabahattin Ali'nin geniş ufkunun ve zengin dimağının.
Ben bazı kitapları okurken çok çaresiz tıkanmalar yaşarım, öylesine çaresizdir ki durumum, cümleleri beynimden içeri iteklemem gerekir, bir eşyayı dar bir kapıdan içeri iter gibi. Sabahattin Ali'nin kitaplarında ise o kadar tersi bir durum sözkonusudur ki yokuş aşağı tam gaz giden bir aracı zapt etmeye çalışır gibi tutmaya çalışırım akıp giden cümleleri. Çok garip bir duygudur bu, çok susadığınızda size verilen bir bardak suyu hem kana kana içmek ister hem de su hemen bitmesin diye yavaşlamaya çalışırsınız ya, ona yakın bir duygu tabiri caizse. Çok büyük bir zevktir Sabahattin Ali okumak. Ama bu zevk beraberinde hüznü de getirir çünkü kısa ömrüne sığdırdığı eserleri görünce "Daha uzun yaşasaydı neler neler yazardı" düşüncesi insanın içini acıtır.
Sabahattin Ali'yi bu zamana kadar tanımadıysanız bu yazının size bir başlangıç vesilesi olmasını dilerim. Hatta daha ileri gidip "Kürk Mantolu Madonna"yı okumayan kimse kalmamalı diyebilirim. Romanın başkahramanı Raif Efendi size çok uzak, hatta tabiatına anlam veremediğiniz bir karakter gibi gelebilir; ama yine de kitabın sonunda içinizde belirecek duygu ve düşüncelerin size büyük katkı sağlayacağının ve Raif Efendi'yi tanıdığınıza memnun olacağınızın garantisini verebilirim.
Aklıma gelmişken küçük bir de dipnot: Siyasete tamamen uzak olmamaya ama çok da bulaşmamaya çalışan biriyim. Okuduğum yazarların siyasi duruşları beni pek ilgilendirmez, ben onların edebi taraflarıyla ilgilenirim. Sabahattin Ali'yi bu açıdan benim kadar iyi anmayan insanlar olabilir ama benim konuyu o boyuta taşımak gibi bir niyetim yok, hiçbir zaman da olmayacak. Kendisini saygıyla anıyor, öykü ve romanlarını başucumda tutmaya devam ediyorum.
1 yorum:
Sabahattin Ali'yi Kürk Mantolu Madonna'sı ile tanıdım. Ardından Kuyucaklı Yusuf'uyla tanışmadan da edemedim. Naif anlatımıyla Raif'ini Yusuf'unu hepsini sevdirdi bize. Bunun üzerine meraklanıp hayatına baktığımda Türkiye'nin ilk faili meçhul cinayetinin maktulu olması bu denli ağır bir kalemin yürekleri ağır burkan bir sonu hiç hak etmediğini düşündürdü bana.. Burada Sabahattin Ali'yi görmek çok güzeldi, sesine ses katmadan duramadım :)..
Yorum Gönder