“Aslında çok basit,” diye düşündü. “Doğarsın. Yaşarsın. Ölürsün. İlki zaten senden bağımsız, kendini “laps!”* diye içinde bulduğun bir şey. Sonuncusu desen, kendin belirlemek için çok kararlı ve ısrarcı değilsen, ne zaman ve ne şekilde olacağı sürpriz yumurta gibisinden bir durum. Geri kalan; yaşamak. Senindir, al buyur.”
Gayri ihtiyari takındığı külhanvâri tavrı, gören duyan yok nasılsa diyerek devam ettirdi, hatta belki rolünü biraz daha abartmış olabilirdi: “Aslında olayı çok basit tutmak lazım. Karnın tok, sırtın pek olabiliyorsa; bir hastalığın, bir özrün, bir engelin yoksa; iyi kötü üç beş insan evladı da varsa etrafında; tamamdır aga, bu iş bu kadar. Eğitimmiş, kariyermiş, başarıymış, prestijmiş, her şeyin daha iyisiymiş, daha yenisiymiş, daha fazlasıymış, daha güzeliymiş ne gerek!”
Durdu, biraz soluklandı gözleri yerde, elleri bel boşluğunda, ayağının biri vücudun yükünü diğerinden daha çok taşır vaziyette. Çok daha sakin, çok daha kibar, nerdeyse telkin ediciydi şimdi iç sesi: “Yaşarken en çok istediğimiz, ulaşmak için en çok çabaladığımız şey mutluluk değil mi? Tüm o çalışma, çabalama, stres, kavga, gürültü, patırtı daha mutlu bir hayat için değil mi? Elde etmeye uğraşılan şey her neyse; daha çok para, daha büyük bir ev, daha itibarlı bir konum, tüm dünyayı gezip görme isteği vesaire vesaire; sonunda “İşte hayat dediğin bu! Mutluyum işte!” demek için değil mi?”
Yine kabalaştığını fark ederek, “İyi ki kendimden başka kimseye tavsiyede falan bulunmuyorum, telkin mi veriyorum kavga mı ediyorum belli değil.” dedi, bu sefer dıştan konuşarak. Evde kimse yoktu, içten de dıştan da konuşsa fark etmiyordu. Aslına bakılırsa evde kimse olmaması gerçeği değil miydi kendi kendine konuşmasına sebep olan, içten ya da dıştan?
“Evet öyle,” dedi kendi karşısında kendi varmış ve kendini dinlemiş ve konuşma sırası şimdi kendine gelmiş gibi. “Mutluyum demek için.”
İlk kendi devam etti, ilk yaptığı gibi içten konuşarak. “Öyleyse, mutlu olmayı bu kadar zorlaştırmak niye? Bu kadar hırs, bu kadar stres, bu kadar baş ağrısı, bu kadar can sıkıntısı? Bir ekmek sana yetiyor ve o bir ekmeği kazandığında mutlu olabiliyorsan, illa on ekmek kazanmak için uğraşmak niye?” İç sesi konuşmasının sonuna geldiğinde oldukça duygulu, bir o kadar da cılızdı.
Bunu fırsat bilen diğer kendi, dişlerinin arasından intikam alırcasına fısıldadı: “Onun için mi verdin istifanı? On ekmek çok mu geldi? Peki bakalım şimdi hiç ekmekle mutlu olabilecek misin Bay Basit?”
“Bir de sana dert anlatamayacağım,” dedi bıkkınlıkla. Kimseye anlatamamıştı zaten. Yani o kendince anlatmıştı da, pek anlayan ve hak veren olmamıştı. Pek ne kelime, hiç olmamıştı hatta. Bunca-zamandır-tanıdığımızı-sandığımız-adam-meğer-deliymiş grubunda saf tutmuştu herkes. Bir-şey-olduğu-yok-boşverin-huzur-batıyor-sadece grubuna üye olanlar da oldu hatrı sayılır oranda. Olmayan huzur nasıl batabiliyorsa.
Böylece diğer kendine bile dert anlatmamaya karar verdi Bay Basit, koyduğu ismi (söylerkenki alaycı tonuna rağmen) sevmiş olsa da. Kendini savunan kendine de bir daha kendini savunmamasını söyledi. Mutlu olmak için başkalarının gözünde haklı olmak şart değildi nasılsa.
* “Leyla ile Mecnun”un İsmail Abi’sine sevgi ve teşekkürle.
Gayri ihtiyari takındığı külhanvâri tavrı, gören duyan yok nasılsa diyerek devam ettirdi, hatta belki rolünü biraz daha abartmış olabilirdi: “Aslında olayı çok basit tutmak lazım. Karnın tok, sırtın pek olabiliyorsa; bir hastalığın, bir özrün, bir engelin yoksa; iyi kötü üç beş insan evladı da varsa etrafında; tamamdır aga, bu iş bu kadar. Eğitimmiş, kariyermiş, başarıymış, prestijmiş, her şeyin daha iyisiymiş, daha yenisiymiş, daha fazlasıymış, daha güzeliymiş ne gerek!”
Durdu, biraz soluklandı gözleri yerde, elleri bel boşluğunda, ayağının biri vücudun yükünü diğerinden daha çok taşır vaziyette. Çok daha sakin, çok daha kibar, nerdeyse telkin ediciydi şimdi iç sesi: “Yaşarken en çok istediğimiz, ulaşmak için en çok çabaladığımız şey mutluluk değil mi? Tüm o çalışma, çabalama, stres, kavga, gürültü, patırtı daha mutlu bir hayat için değil mi? Elde etmeye uğraşılan şey her neyse; daha çok para, daha büyük bir ev, daha itibarlı bir konum, tüm dünyayı gezip görme isteği vesaire vesaire; sonunda “İşte hayat dediğin bu! Mutluyum işte!” demek için değil mi?”
Yine kabalaştığını fark ederek, “İyi ki kendimden başka kimseye tavsiyede falan bulunmuyorum, telkin mi veriyorum kavga mı ediyorum belli değil.” dedi, bu sefer dıştan konuşarak. Evde kimse yoktu, içten de dıştan da konuşsa fark etmiyordu. Aslına bakılırsa evde kimse olmaması gerçeği değil miydi kendi kendine konuşmasına sebep olan, içten ya da dıştan?
“Evet öyle,” dedi kendi karşısında kendi varmış ve kendini dinlemiş ve konuşma sırası şimdi kendine gelmiş gibi. “Mutluyum demek için.”
İlk kendi devam etti, ilk yaptığı gibi içten konuşarak. “Öyleyse, mutlu olmayı bu kadar zorlaştırmak niye? Bu kadar hırs, bu kadar stres, bu kadar baş ağrısı, bu kadar can sıkıntısı? Bir ekmek sana yetiyor ve o bir ekmeği kazandığında mutlu olabiliyorsan, illa on ekmek kazanmak için uğraşmak niye?” İç sesi konuşmasının sonuna geldiğinde oldukça duygulu, bir o kadar da cılızdı.
Bunu fırsat bilen diğer kendi, dişlerinin arasından intikam alırcasına fısıldadı: “Onun için mi verdin istifanı? On ekmek çok mu geldi? Peki bakalım şimdi hiç ekmekle mutlu olabilecek misin Bay Basit?”
“Bir de sana dert anlatamayacağım,” dedi bıkkınlıkla. Kimseye anlatamamıştı zaten. Yani o kendince anlatmıştı da, pek anlayan ve hak veren olmamıştı. Pek ne kelime, hiç olmamıştı hatta. Bunca-zamandır-tanıdığımızı-sandığımız-adam-meğer-deliymiş grubunda saf tutmuştu herkes. Bir-şey-olduğu-yok-boşverin-huzur-batıyor-sadece grubuna üye olanlar da oldu hatrı sayılır oranda. Olmayan huzur nasıl batabiliyorsa.
Böylece diğer kendine bile dert anlatmamaya karar verdi Bay Basit, koyduğu ismi (söylerkenki alaycı tonuna rağmen) sevmiş olsa da. Kendini savunan kendine de bir daha kendini savunmamasını söyledi. Mutlu olmak için başkalarının gözünde haklı olmak şart değildi nasılsa.
* “Leyla ile Mecnun”un İsmail Abi’sine sevgi ve teşekkürle.
2 yorum:
Denemelerinde türlü türlü konuyu türlü türlü yönden sorgulayan yazarımızın ilk öyküsünde yarattığı bu karakterin kendi ile olan iletişimi beni hiç şaşırtmadı diyebilirim. Her ne kadar kendine has bulduğum tarzı hakim olsa da okuduğu yüzlerce yazardan benim de okuduklarımı düşünerek diyebilirim ki etkisinde kaldığı ve tarzına yaklaştığı yazarlar da yazarımızın birikiminin öykü yazma mertebesine çoktan geldiğini gösteriyor. Yeni öyküler için bizleri çok bekletmemesini diliyoruz ;)
Not: İlk öyküye ilk yorumun ciddi olsun istedim yoksa Bay Basit'in kendiyle alaylı mücadelesinin yüzüme kondurduğu tebessümle doldurabildirdim yorumumu :)) Eline sağlık kızçem :))
Çok teşekkür ederim... Özelden sorarak aldığım tarzına yaklaştığım düşünülen yazar isimleriyle de hem mahcup hem onore olduğumu da belirtmeliyim :) Ama gerçek şu ki daha çok çalışılacak, çok!
Yorum Gönder