Aslında bu yazıdan önce, çok önce, o kadar önce ki hani baya baya bir yıl kadar önce, yayınlamış olmam gereken İngiltere-İskoçya notlarım var ama daha dumanı üzerindeyken ve hayrettir ki sıcağı sıcağına elim ermişken (sıcağı sıcağına dediğim de 2 ay oldu aslında) tatil notlarıma bu seneki keşfim Hollanda ile başlıyorum. Arkasından da geçen yılın İngiltere ve İskoçya notları gelir diye umuyorum.
Açıkçası gezi/tatil notu yazmak, seyahat yazısı hazırlamak, insan hakkını vermek istiyorsa bence oldukça zor bir iş. Benim blogda öncelikli amacım da rehber tadında seyahat/gezi yazısı yazmak olmadığı için; bu tarz bilgilendirici yazılar envai çeşit blog ve sitede mevcut olduğu için; ben dış dünyaya yaptığım seyahat kadar aklımdaki ve yüreğimdeki seyahati de yansıtmak istediğim içindir ki notlar kolay kolay toparlanıp da buraya aktarılamıyor.
Ama artık bahaneleri bırakıp anlatma vaktidir, hazırsan başlıyorum:
Geçen sene Kuzey Denizi'ni aşıp kızçenin yanına varmanın huzuru ve keyfiyle dedim ki bu sene de Kuzey Denizi'nin beri yanına bir varıp geleyim; Çise'mizi de tee yaban ellere gelin vermişken onu da gideyim göreyim istedim. İyi de etmişim. Hollanda'nın bir değişik yağmuruna ve rüzgarına rağmen keyfi yerinde bir seyahat oldu; Çise'yle de hasret giderdik, doğrusu iyi de gezdik.
Sanıyorum mevsimin son katlanılabilir dönemlerinden birini yakaladım ki; henüz yapraklar sararıp dökülmemişti ama yine de hava kapalı, yağmurlu ve rüzgarlı haline bürünmüştü. On günde hepi topu iki öğleden sonra yağmur görmedim galiba. Ben ki yağmurdan hiç hazzetmem, Hollanda'da kendimi aştım resmen. Sağanak-çiseleme-rüzgar-durgunluk-sağanak döngüsüne maksimum uyum ile planımı yaptım, plana sadık şekilde gezdim ve keyfimi de bozmadım. Yağmura bakış açımın değiştiğini fark ettiğim an, Amsterdam'daki son günümde feribottan inip 50 metre mesafedeki binaya üzerimde yağmurluk ve elimde şemsiye olmasına rağmen sırılsıklam girdiğim ama yine de hiç istifimi bozmadan silkelenip yoluma devam ettiğim an oldu :)
Hollanda'nın tepesinden gelen su potansiyelinin yanında malumunuz bir de yerden gelen bir su potansiyeli mevcut. Her yer kanal, her yer su. Her sokakta bu ve buna çok benzeyen manzaralar hakim.
Amsterdam kanalları ve sokakları
Evlerin bir kısmı kanallara çakılmış kazıklar üzerindeki platformlara inşa edilmiş olmaları sebebiyle küçük, genelde yamuk ve bir o kadar sevimli. Bir de doğrudan su üzerinde konuşlandırılmış evler var. Gayet suyun üzerindeler yani. Pencereler evlerin sınırları elverdiğince büyük ve perdeler gece gündüz açık. Haliyle evlerin içini görmek de kolay ve dekorasyonlar oldukça hoş. Evlerin içi de dışı da insanın içini açıyor.
Merkez istasyondan (Amsterdam Centraal) çıkınca karşınızdaki yolu (Damrak) takip etmek; sizi Red Light Destrict, Oude Kerk (Eski Kilise) ve Dam Meydanı'na götürüyor. Dam Meydanı'nda da Nieuwe Kerk (Yeni Kilise), Kraliyet Sarayı, (benim ilgimi çekmiyor ama meraklısı eğlenecektir) Madame Tussaud Müzesi, 2.Dünya Savaşı'nda hayatını kaybedenler anısına dikilmiş Ulusal Anıt ve pek bir elit Bejinkof alışveriş merkezi yer alıyor.
Kiliseleri her zaman sevmişimdir, sanırım ziyaret ettiğim kilise sayısı da cami sayısını çoktan geçmiştir. İçiyle dışıyla çok saygı duyduğum yapılar ve kesinlikle iyi muhafaza ediliyor, özenle bakılıyorlar.
Oude Kerk
Kraliyet Sarayı ve Nieuwe Kerk (sağda)
Ulusal Anıt (solda) ve Madame Tussaud
Dam Meydanı'ndan sonra, şehrin örümcek ağını andıran yapısına istediğiniz yöne doğru ayak uydurabilirsiniz. Biz ilk seferinde Çiçek Pazarı'nı (Bloemenmarkt) görmek için Singel'e yöneliyoruz, oradan da müzeler için Museumplein'a doğru kıvrılıyoruz.
Museumplein nedir-nerededir-nasıl gidilir amaçlı kısa keşif turunu takip eden bir günün tamamını Museumplein'a ayırıyorum. Museumplein'da Van Gogh Museum, Rijksmuseum ve Stedelijk Museum var. Tabi bir de "Iamsterdam" yazısı. Bu yazının birden fazla replikası olduğunu ve şehri dönem dönem gezdiğini okumuştum gitmeden önce. Bir tanesini Museumplein'da buluyoruz. Önünde fotoğraf çektirmeyeni dövüyorlar sanırım ;)
Van Gogh Müzesi'ni çok sevdim, bir müzeyi bu kadar hissederek gezmedim sanırım uzun zamandır. Van Gogh'un hayatının detaylarını öğrenebileceğiniz; tablolarını, mektuplarını, eşyalarını görebileceğiniz bir müze burası. Zaten Van Gogh'un yeğeni, amcasının kendisine kalan maddi ve manevi mirası ile kurmuş bu müzeyi.
Çok empati sahibi biri değilimdir ama müzeden çıkarken çok duygulandım, Van Gogh hakkında öğrendiklerime üzüldüm sanırım. Yaşamı çözebilmek için, kendini ifade edebilmek için, daha iyi bir sanat ortaya koyabilmek için bu denli azmetmek ve sonra orada durman, herkesin iyiliği için daha ileri gitmemen, her şeye son vermen gerektiğine karar verip kendini vurmak... "Adam deli, nesine üzüldün hislendin" derseniz bilmiyorum, belki de deliler ve delilik bana diğerlerinden daha yakın bir yerde duruyordur.
Çok empati sahibi biri değilimdir ama müzeden çıkarken çok duygulandım, Van Gogh hakkında öğrendiklerime üzüldüm sanırım. Yaşamı çözebilmek için, kendini ifade edebilmek için, daha iyi bir sanat ortaya koyabilmek için bu denli azmetmek ve sonra orada durman, herkesin iyiliği için daha ileri gitmemen, her şeye son vermen gerektiğine karar verip kendini vurmak... "Adam deli, nesine üzüldün hislendin" derseniz bilmiyorum, belki de deliler ve delilik bana diğerlerinden daha yakın bir yerde duruyordur.
Van Gogh Müzesi girişi
Müzede fotoğrafının çekilmesine izin verilen tek çalışma
Stedelijk Museum bir çağdaş sanatlar müzesi. Çağdaş sanat çatısı altında kendine yer bulan pek çok çalışma, tablo ve objeyi bir arada görebileceğiniz; beyaz temanın hakimiyeti ile ferah bir ortam. Müzenin dış mimarisi de bir küveti andırıyor bu arada. Beni bu müzede en çok sevindiren Sakıp Sabancı Müzesi'ne gelen "Zero" sergisinin eş zamanlı bir koleksiyonunu burada görebilmek oldu. "Zero", 2.Dünya Savaşı sonrasında Almanya'da doğan; umutsuzluğu sıfırlamak, yenilikçi ve dinamik bir ruh oluşturmak isteyen bir sanat akımı. Bu sergide de bunun örneklerini görebiliyorsunuz. Genel olarak çağdaş sanata anlam vermek ve kafa yormak çok kolay olmasa da, farklı ve güzel çalışmaların mevcudiyetini de teslim etmek gerek.
Solda küveti andıran mimarisinden bir parça ile Stedelijk Museum
Rijksmuseum da Hollanda'nın klasik sanat müzesi. 1200'lü yıllardan günümüze Hollanda ve Avrupa sanat ve tarihine dair mükemmel koleksiyonlar var. Müzenin düzeni o kadar harika, koleksiyon yelpazesi o kadar geniş ve sergilenen objeler, tablolar, çalışmalar o kadar korunmuş durumda ki hayran olmamak, takdir etmemek elde değil. İçinde bir de kütüphane var ki aklım çıkacak sandım. Üstelik aktif kullanımda bir kütüphane. Yani bu müzeyse biz şimdiye kadar müze diye ne gezdik?
Rembrandt'ın ünlü eseri The Night Watch da Rijkmuseum'da, en üst galeride sergileniyor.
Museumplein'a bakan cephesiyle Rijksmuseum
Rijksmuseum avlu/bahçe
(Saatlerce oturulmaz mı burda? Ama işte yağmur yağmur yağmur!..)
Rijksmuseum'un içindeki kütüphane. En alt katta çalışanları fark edebilirsiniz.
(Bırakın beni burada yaşarım ben.)
Museumplein'daki mükemmel günümü; yakınlığı hasebiyle aradan çıksın, o kadar geldim de görmedim olmasın, neymiş ne anlatıyorlarmış diyerek Heineken Experience'da tamamlayayım dedim. Burun kıvırıyormuşum gibi olacak ama abartıldığı kadar bir olayı varmış gibi gelmedi bana. Biranın nasıl yapıldığını iyi kötü biliyoruz şükür, e sen koca Heineken özel aromanı orta yerde söyleyecek de değilsin; üç beş eğlencelik oda hazırlamışsın ortam yapmışsın; hadi bira simülasyonu komikti ama başka da bir şey yok yani. Sonuç olarak elbette bu bir pazarlama taktiği. Neyse Heineken sevdiğimiz bir marka sonuçta, tarihini öğrendik, genel kültür edindik, biramızı da içtik; tamamdır :)
Devamı 2. yazıda...













Hiç yorum yok:
Yorum Gönder