Öncesi 1. yazıda...
Amsterdam'da neler yapılır diye şöyle bir araştırınca insanın karşısına ilk başta kanal turu çıkıyor, zaten şehri görünce de bu turun yapılacaklar listesinin olmazsa olmazlarından biri olduğu anlaşılıyor. Kanal turu yapan pek çok şirket mevcut, ben de bir saatlik kanal turumu, aldığım IAmsterdam Card'ın avantajlarından biri olarak anlaşmalı firmalardan biriyle ücretsiz olarak gerçekleştirdim. Türkçe dahil çok sayıda dil seçeneği ile audio bir anlatım eşliğinde kanalları geziyor, yüzen evleri ve sahiplerini yakından gözlemliyor, buna ek olarak şehrin mimarisini ve tarihini dinliyorsunuz.
Amsterdam'da neler yapılır diye şöyle bir araştırınca insanın karşısına ilk başta kanal turu çıkıyor, zaten şehri görünce de bu turun yapılacaklar listesinin olmazsa olmazlarından biri olduğu anlaşılıyor. Kanal turu yapan pek çok şirket mevcut, ben de bir saatlik kanal turumu, aldığım IAmsterdam Card'ın avantajlarından biri olarak anlaşmalı firmalardan biriyle ücretsiz olarak gerçekleştirdim. Türkçe dahil çok sayıda dil seçeneği ile audio bir anlatım eşliğinde kanalları geziyor, yüzen evleri ve sahiplerini yakından gözlemliyor, buna ek olarak şehrin mimarisini ve tarihini dinliyorsunuz.
Kanal turundan sonra Amsterdam'da ne yapılır sorusunun bir diğer favori cevabı Vondelpark. Eylül'ün ikinci yarısı olmasına rağmen Vondelpark henüz yeşilliğinden ve aktifliğinden bir şey kaybetmemişti. Vakit olarak hafta içi öğleden sonrası olmasına ve yağan yağmura rağmen yürüyen, koşan, bisiklete binen bir sürü insan vardı. Hyde Park'ta da hayrete düşmüştüm, Vondelpark'ta da aynısı oldu; şehrin orta yerinde, gürültünün, kalabalığın, trafiğin ortasında bir kapı açılıyor ve içeri girdiğiniz anda her şey başkalaşıyor. Bir anda kendinizi küçük bir kasabada ya da bir sayfiye yerinde bulmuşsunuz gibi oluyor. Bu durum aslında bir tek bizim ülkemizde ve bizlerde hayret yaratıyor olsa gerek, tüm dünya şehirlerin orta yerlerinde kocaman parklar, yeşil alanlar olmasını benimsemiş, yapmayı ve korumayı başarmış; biz beceremediğimiz gibi, böyle bir şeyin mümkün olduğunu görünce de UFO görmüş masum köylüye bağlıyoruz.
Vondelpark'tan hareketle Begijnhof'tan da bahsedeyim kısaca. Begijnkof, Amsterdam için önemli bir yer. Geçmişi 15.yüzyıla kadar dayanan yapıları barındıran ve Spui Meydanı'na bakan mütevazi bir kapıdan girilen bir avlu. Tarihsel öneminin yanında dini önemi de bulunuyor. Atmosferi ve insana aşıladığı huzur duygusu muhteşem.
Spui Meydanı'nda haftanın farklı günlerinde kurulan bit pazarında, gezdiğimiz gün kitap pazarına denk gelmiş olmamız, Begijnhof'tan çıkınca taşıdığım huzurun sevinçle perçinlenmesini sağladı. Hollandaca olmayan bir şey bulabilmiş olsaydım Türkiye'ye kitap taşımaktan da erinmezdim ama en azından elim boş dönmedim, kendime üzerinde el yazısı ve pul bulunan, gerçekten birileri tarafından başka birilerine 20.yüzyıl başlarında gönderilmiş kartpostallar aldım :)
Şehrin elit bölgesi olarak anılan ve vintage butikler haricinde turistlerin ilgisini çekecek pek bir şey olmaması nedeniyle yapılacaklar listesinin genelde sonlarında denk geldiğim Jordaan'ı ve Nine Streets'i görmeden geri dönmemek konusunda en başından kararlıydım. Çünkü bir şehrin simgesi niteliğindeki değerlerinin yanında; şehrin gündelik yaşamı, yerel halkı, alelade evleri ve sokakları da önemli benim için. Bu sebeple, turistik anlamda görülecek bir şey olmasa da zaman, lokasyon ve güvenlik kriterleri çerçevesinde gezmek; sokaklarda amaçsız ve zamansız şekilde dolaşmak isterim.
Jordaan bölgesinin ilk başladığı kısım aslında epey turistik bu arada. Çünkü meşhur Anne Frank Huis burada. "Geliyorum." dediğim günden itibaren benimle Anne Frank'in 2.Dünya Savaşı'nda saklandığı ve şimdi müze olarak kullanılan bu evi gezmenin hayallerini kuran Çise'nin hevesi ne yazık ki kursağında kaldı; hem internetten yapılan bilet satışından bir şey çıkaramadık (biletler aylar öncesinden tükeniyormuş meğer) hem de evin önündeki upuzun kuyrukta zaman harcamak istemedik. "Bir dahaki sefere organize olmak üzere" dedik, hem Anne Frank'in günlüğünü okumayı da yetiştirebiliriz böylelikle ;) İşte bizimki de böyle bir hayat, bunlarla mutlu oluyoruz; müze gez, kitap oku, şirin kafelerde kahve içerek hayatı anlamlandır falan. Napıcan? :)
Anne Frank Huis'in ilerisinde, kanalın karşı sokağında Tulip Museum (Lale Müzesi) var, lale olayı da meşhur malum, işte müzesi bile var. Gerçi başka pek çok şeyin de müzesi var Amsterdam'da ama neyse :) Bu müzede de lalenin tarihçesi, Hollanda'nın laleyi sahiplenişi, milli ve ticari bir değer haline getirişi belgeler, fotoğraflar, canlandırmalar ve videolar ile anlatılıyor. Osmanlı İmparatorluğu'na ve Lale Devri'ne ciddi bir bölüm ayrılmış. Lalenin topoğrafik kökeninin Orta Asya olduğu gibi şaşırtıcı bilgilerin yanında, Hollandalı çiftçilerin hem çiçek hem tohum olarak laleyi nasıl yetiştirdiğine dair bilgiler de çok ilgimi çekti. Müzenin hediyelik eşya bölümü de iyiydi, elimde bir sürü laleli ıvır zıvırla çıktım müzeden :)
Çise'nin birlikte gidelim istediği yerlerden bir diğeri Cafe Brecht'ti, neyse ki onun sonu da Anne Frank gibi olmadı. Cafe Brecht Heineken Experience'a yakın bir noktada. Bertolt Brecht'i onore eden mekan oldukça vintage bir dekorasyona sahip. Daha çok bar olarak hizmet veriyor gibi bir hali vardı ama biz beş çayı yapmayı tercih ettik, ortama daha çok yakışacağını düşünerek. Hollanda'da en çok yediğim şey olan elmalı tartı burada da denedim, yediğim her tart görüntüde birbirinden farklıydı ama hepsinin tadı çok iyiydi.
Şehrin başka bir noktasına geçiyorum şimdi, düzenli bir rota çizerek anlatmadığımın farkındayım. Oradayken günlük planımı ve rotamı önceliklerime, hava durumuna ve mesafelere bağlı olarak düzenlemiştim ama şimdi anlatırken daha noktasal ve özet hareket etmeye çalışıyorum. Kanal turunda da önemi vurgulanan Sıska Köprü'nün (Magere Brug) muhiti Waterlooplein'dan bahsedeceğim biraz. Sıska Köprü, açılır-kapanır özellikte, estetik ve tarihi bir köprü. Köprünün bulunduğu bölge olan Waterlooplein'da şık sokakların ve köprülerin yanı sıra Ulusal Opera ve Bale Binası yer alıyor. Aynı zamanda burası da bit pazarı kurulan bölgelerden biri. Bit pazarı ile Opera Binası'nı birbirinden metro çıkışı ayırıyor, böyle de tezatlıktan beslenen bir içiçelik :)
İlk başladığımız yere, Amsterdam Centraal bölgesine dönüyoruz yazının sonunda. İstasyonun arka tarafında, Kuzey-Amsterdam bölgesine geçmek için ücretsiz feribotlar çalışıyor. Yaya ve bisikletli olarak faydalanabileceğiniz bu feribotlara, feribota sığacak kadar küçükse arabanızla da binebiliyorsunuz. Benim karşıya geçme sebebim, hemen kıyıda yer alan ve Amsterdam modern mimarisinin gözbebeklerinden biriymiş hissiyatı veren Eye Institute'u görmekti. Eye Institute bir film enstitüsü/müzesi. Film gösterimlerinin yapıldığı, sergilerin bulunduğu, sinemaya yönelik objelerin satıldığı, güzel bir restoranı ve terası olan hoş bir mekan.
Karşıya geçmeye gerek kalmaksızın gidilebilecek, istasyonun hemen yakınındaki Openbare Bibliotheek de Amsterdam'ın halk kütüphanesi. Varlığı mutlu olmama zaten yetecekken, içerisindeki nitelikli ve düzenli ortam bende binadan bir daha hiç ayrılmama isteği doğurdu. Ortamın yanında, üst katlara çıktıkça güzelleşen manzara da görülmeye değer ayrıca.
Ben bu kadar anlattım falan ama, özet geç diyen olursa, derim ki tüm bu anlattıklarımın hiçbirini yapmadan, Amsterdam'ın sadece sokaklarında dolaşmak bile iyi gelir insana.
Amsterdam'da geçen dört gün, şehri tanımak ve gezmek için yeterli oldu; zaten Amsterdam nispeten küçük bir başkent, bunu hissetmek zor değil. Sanırım bu Amsterdam'la ilk ve tek görüşmemiz olarak da kalmayacak; en basitinden bir Anne Frank Huis projesi tarafımızca gerçekleştirilmeyi bekliyor :) Ve o zaman, şehri haritasız rahatlıkla gezebileceğim gibi geliyor ;)











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder