Sayfalar

Perşembe, Nisan 05, 2012

Sehpa

“Bencilsin.”

Kahvemden bir yudum daha aldım. İki elimle sarıyorum fincanı. Hep öyle yaparım zaten, fincan ister büyük olsun ister küçük. Fincanın sıcak ve içi kahve dolu olması yeterli benim için. Samimi ve içi huzur dolu insanları sarmak birinci tercihimdi elbette, ilk tercihimi kazanamadığım günden beri sıcak ve içi kahve dolu fincanları sarıyorum ben de.

“Tek derdin kendinsin.”

Fincanı sehpaya bıraktım. Koltuklarla uyumlu olsun diye üşenmeden mağaza mağaza gezip bulduğu, benim de sırf gönlü olsun diye halihazırdaki sehpamı balkona çıkarıp yerine satın aldığım sehpa bu. Şahsi uyumluluğumu başkalarının gönlü olsun diye yaptığım şeylere, oturma odamın uyumluluğunu ise bu sehpaya borçluyum.

“Karşındaki ne düşünüyor, ne hissediyor umurunda değil... Aslında düşünüyorum da, karşında biri var mı yok mu çoğu zaman o bile umrunda değil.” Sesi yükselişte.

Sehpaya bıraktığım fincana bakıyorum. Ağzımın değdiği kenardan aşağı doğru süzülen kahve damlasına takılıyor gözüm. Her seferinde aynı şey. Günde altı fincan kahve, iki elle sarılan altı fincan, ağzın değdiği kenardan aşağı doğru süzülen altı kahve damlası. Ne zaman bu kadar aynı oldum ben?

“Beni dinliyor musun?”

Gözlerimi fincandan ayırıp kafamı kaldırıyorum. Bakıyorum. Bir zamanlar pırıltısına vurulduğum gözler gitme kararını çoktan vermiş zaten. Tek bir işi kalmış gitmeden önce, içinde bu zamana dek biriktirdiği ne varsa buraya boşaltacak, bütün molozları bu sehpaya döküp yükünü üzerinden atıp gidecek. İstiyor ki ben omuzlanayım o yükü, ben ezileyim altında. Ben gitme kararını vereli, hatta gideli daha uzun zaman oldu halbuki.

Bilmiyor.

Bilmeyecek.

Derin bir nefes alıyor.

“Buna daha fazla dayanabileceğimi sanmıyorum.” Buğulandı sözleri. Gözleriyse biraz hüzünlü biraz kararlı. Daha sert bir şeyler beklemiştim halbuki. Hep hayalkırıklığı.

İçi mercanlı cam kürelere benzetiyorum bazen kendimi. İçinde var olanla dışardan görünen hep farklıdır ya onlarda, öyleyim sanki ben de. İçteki asıl benle diğerlerinin dışarıdan gördüğü o kadar farklı ki. Hayalkırıklığı yaşayan hep ben oldum mesela, onlara sorsan hayalkırıklığı yaşatan bir tek ve hep ben varım bu dünyada.

“Peki.” Aynı hüzünlü ve kararlı bakışlarla karşılık veriyorum. Başımı sallıyorum. Bakakalıyor. Hâlâ şaşırabiliyor olmasına şaşıyorum ben de. “N’olur gitme, konuşalım.” diyeceğimi düşünmüyordu değil mi? Zaten konuşmadığım için bitmiyor sanki bu ilişki.

Kalkıyor yavaşça. Çantasını alıyor, yüzüme bakıyor; bir şey söylememi mi bekliyor, içinde kalan ve muhakkak söylemek istediği bir şey mi var gerçekten bilemiyorum. Sanırım artık bilmek de istemiyor olmalıyım ki gözlerim bir zamanlar pırıltısına vurulduğum gözleri bırakıp kahve damlasının fincanımın kenarında bıraktığı izle buluşuyor. Fincanı alıyorum, iki elimle sarıyorum.

Kapı şiddetle kapanıyor.

Oturduğum koltuktan balkona doğru bakıyorum. Balkonda masa rütbesine yükselmiş sehpamın oturma odasındaki eski görevine geri dönmeyi kabul edip etmeyeceğini merak ediyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder