Sayfalar

Pazar, Ekim 30, 2011

Tatil Notları # 2 : Yedigöller

Dün, zamanıdır dedik Yedigöller'e gittik. Tam da zamanıymış gerçekten. Sonbahar yapraklarında gözlenen renk dönüşümünün en iyi zamanları Ekim'in ikinci haftasında başlar ve Kasım'ın ilk haftasına kadar devam edermiş. Yedigöller de insana ilk görüşte hayret, sonrasında ise huzur ve sükûnet veren doğasıyla bu renk dönüşümünün doyasıya yaşandığı yerlerden.

Yedigöller'e Ankara'dan ulaşım biraz uzun ve zahmetli, bu sebeple günübirlik plan yaparken yola sabah erken çıkmak gerekiyor. Bolu'dan, Yeniçağa-Mengen güzergahından Yedigöller'e ulaşım mümkün. Otoyoldan çıkıp Yedigöller'e doğru dönünce insan yaklaştığını düşünüp seviniyor ama yolculuk ne yazık ki engebeli bir yolda yaklaşık bir saat daha sürüyor. Yedigöller Milli Parkı'na yaklaştıkça rakımın gitgide yükseldiğini fark ediyoruz ve ilk durağımız olan Kapankaya Seyir Terası da "Rakım: 1298 m" tabelasıyla bunu doğruluyor. Her ne kadar etrafımızdaki yoğun sis Yedigöller'i tepeden seyretmemizi ve görüntülememizi engellemiş olsa da, esas renk cümbüşü Milli Park'ın içinde başlıyor.

Eski geyik üretme çiftliğinde başlayan Yedigöller turumuz; sırasıyla Sazlıgöl, İncegöl, Kurugöl, Nazlıgöl, Deringöl, Büyükgöl ve Seringöl'ün görülmesiyle tamamlandı. Her bir göl, ismini en belirgin özelliğinden almış; Sazlıgöl'ün etrafı sazlarla öylesine kaplı ki gölün bir kısmını görmek mümkün bile olmuyor mesela. İncegöl, Deringöl ve Büyükgöl'ün özellikleri isimlerine yüzde yüz yansımış durumda. Kurugöl ismi bana ilk başta garip gelmiş olsa da; bu enteresan betimleme ve isim şurdan geliyormuş: Sözkonusu göl sadece kışın yağan kar sayesinde suya kavuşuyor fakat kar yağdığında bölgeye ulaşım sağlanamadığı için bu göl insan gözüyle hiçbir zaman suya sahip görülemiyor. Nazlıgöl ise Yedigöller'in en az su hareketine sahip gölü, öyle ki üzerinde biriken yapraklar nerdeyse gölün yarısını kaplamakta. Seringöl ise etrafına yaydığı serinlik ve sakinlikle bu ismi almış kendisine, belki de bu sebeple en sevdiğim göl Seringöl oldu, etrafında gezerken bize de bulaştırdığı serinlik ve sakinlikle turumuzu tamamlamış olduk böylece.

Yedi kardeş gölün yanı sıra Dilek Çeşmesi, Şelale, Gülenkayalar, Anıt Ağaç, Pisagor Ağacı gibi durak noktaları da var Yedigöller Milli Parkı'nın. Dilek Çeşmesi'nde her bir göl için birer çeşme bulunmakta (hatta Kurugöl için koyulan çeşmeden su akmamakta) ve her bir çeşmeden su içildikten sonra dilek tutulmakta. Ben böyle şeylere çok da inanmadığım için etrafımı ve dilek tutanları izlerken dünyalar güzeli bir bebekle karşılaştım ve öylesine mavi gözleri vardı ki belki de Dilek Çeşmesi'nden daha çok aklımda kaldı Zeynep bebek :) Şelale ve sonrasında izlenen güzergah gerçekten görülesi, kendinizi öylesine bir doğada buluyorsunuz ki gördüğünüz bir bitkinin yaprağı ortalama bir balkabağının yüzeyini kaplayacak genişlikte olabiliyor. Anıt Ağaç'ı görememekle birlikte 25 metre boyunda, 6 metre genişliğinde bir karaçam olduğu ve bölgenin en yaşlı ağacı olduğu bilgisine sahip olduk. Pisagor Ağacı ise iki ayrı gövde ve iki ayrı köke sahip olan, gövdeleri zamanla birbirine kaynaşmış ve bu kaynaşma ile Pisagor üçgeni kıvamında bir görüntü kazanmış bir ağaç.

Büyükgöl çevresindeki kamp ve piknik alanında (kendi imkanlarınız ya da birlikte gittiğiniz turun sunduğu hizmetler dahilinde) yemek yemek, çay içmek, tur sonrası yorgunluk atmak mümkün. Saat 4'ten sonra kendini belli etmeye başlayan soğuk havaya rağmen pek çok çadır vardı kamp alanında. Bizim gibi tatilden istifade edip kendi aracıyla ya da tur firmalarıyla Yedigöller'i görmeye gelmiş çok insan vardı, sadece fotoğraf çekmeye gelmiş gruplar da çoktu; öyle ki ben bu kadar çok profesyonel makineyi bir arada görmüş değildim düne kadar. Ama fotoğrafçılara hak vermemek mümkün değil; öylesine güzel renk geçişleri (tek bir ağacın üzerinde yeşil, sarı, kırmızı renkleri görmek bile mümkündü), öylesine muazzam yansımalar vardı ki, bu kadar malzemeye tepkisiz kalmak olmazdı. Fotoğraf çekimlerini bu gezide kardeşim yaptı ama ben de "Şurayı çektin mi?", "Şunu fotoğrafladın mı?" diye karışmaktan kendimi alamadım.

Sabah sisin keşfetmenize izin vermediği ormanları dönüş yolunda görmek mümkün oluyor; ama tabi temiz havanın ve göller etrafında gerçekleştirilen yürüyüşün etkisiyle (ki toprak zemin ıslak yapraklarla kaplı olduğundan kaymamak için gösterilen ihtimam da cabası) yorgunluğa yenik düşmezseniz. Yedigöller uzak ve ulaşım açısından biraz sıkıntılı olsa da mutlaka görülmesi gereken bir yer, özellikle sonbaharda. Hatta sonbaharda da doğru zamanı tutturmak önemli. Benim anladığım ve gördüğüm o ki, şimdi tam zamanı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder