Kışın çok bunaldığım dönemlerden biriydi. (Ben kışın mütemadiyen bunalırım zaten, soğuktan çok güneşsizlik, ışıksızlık depresyona sokar beni.) Yine ne yüzünden daral gelmişti hatırlamamakla birlikte -ki işin en çok bu boyutuna bayılıyorum zaten, bir şeylere delleniyorum ama sonra dellendiğim şeyin ne olduğunu hatırlamıyorum- beni rahatlatacak yeni bir uğraş peşine düşmeye karar vermiştim. O gün de kardeşimle Ankamall alışveriş rutinimizi icra ediyorduk ve rutinin son durağı olarak kitapçıya girdik. Kitapçılar ve kütüphaneler benim için terapi merkezi gibidir zaten. Ama o gün niyeyse kitapların arasında gezinmek bile kesmedi beni, içimdeki rahatsızlık verici kıpırdanmayı dindiremedi. Derken yapboz reyonuna takıldı gözüm. (Takılan bu göz parlamış da olabilir pek tabi, bana bazı isimler söylendiğinde gözümün parladığını ve bu parıltıyı gözümdeki güneş gözlüğünün ardından fark ettiğini iddia eden insanlar da geldi geçti yanımızdan ötemizden berimizden, hey gidi hey! :))
Neyse konuyu daha fazla dağıtmadan diyeceğim o ki, aradığım çözümün bir yapboz edinmek olduğuna karar verdim. Kardeşim de heveslenince aldık 1000 parçalı bir yapboz, geldik eve. Bir güzel serdik parçaları, kardeşim başladı benzer renkleri ayırmaya, yavaştan çerçeveyi oluşturmaya. Sonradan ben de eşlik ettim ona, bazen beraber bazen nöbetleşe ilerlettik yapbozu. Ama bu hevesimiz çok da uzun sürmedi tahmin edilebileceği gibi :) Bir yerden sonra, özellikle yaz mevsiminin de teşrifiyle, salonun nadide köşelerinden birinde kendi kendine takılmaya başladı yapbozun yapılan ve yapılmayı bekleyen parçaları.
Neyse konuyu daha fazla dağıtmadan diyeceğim o ki, aradığım çözümün bir yapboz edinmek olduğuna karar verdim. Kardeşim de heveslenince aldık 1000 parçalı bir yapboz, geldik eve. Bir güzel serdik parçaları, kardeşim başladı benzer renkleri ayırmaya, yavaştan çerçeveyi oluşturmaya. Sonradan ben de eşlik ettim ona, bazen beraber bazen nöbetleşe ilerlettik yapbozu. Ama bu hevesimiz çok da uzun sürmedi tahmin edilebileceği gibi :) Bir yerden sonra, özellikle yaz mevsiminin de teşrifiyle, salonun nadide köşelerinden birinde kendi kendine takılmaya başladı yapbozun yapılan ve yapılmayı bekleyen parçaları.
Geçtiğimiz hafta sonu dedim gün bugündür, yeniden oturdum yapbozun başına. Her gün attığım “yerinde duruyor mu” bakışını saymazsak, birkaç aydır hiçbir temasımın olmadığı yapboz bu hafta sonu hayatımın meselesi haline geldi nerdeyse. Saatlerce oturdum, itinayla uğraştım. Biraz da zor bir resim seçmişiz -renk ve desen geçişleri çok ayırt edilir değil-, haliyle uğraş allah uğraş, gözlerim şaşılaşıp çift görmeye başlayıncaya dek kalkmadım başından. Baya da yol kat ettim aslında, hem havanda su dövmemiş olmanın hem de sadece yapboza odaklanıp zihnimi dinlendirmiş olmanın rahatlığı ve huzuruyla doldum taştım. Birazcık da -benden bekleneceği üzere- işin tuhaf taraflarına kafa yordum sonrasında.
Mesela, bu uğraşın adı neden yapboz? Bilmem kaç parça şeyi ıkına sıkına yapmışım, ben niye bozayım ki onu? Çerçeveleteceğim asacağım ben onu, başka ne olur ondan? “Yap-çerçevelet” deseler daha işlevsel bir isim olmaz mıymış ki? Küçük çocuklar için olanlara eyvallah, 3-5 parça sonuçta, çocuk yapsın bozsun sonra bir daha yapsın, sıkılıp yenisini isteyene kadar takılsın. Ben gelmişim 25 yaşına, ne yapacağım ne bozacağım, hele ki halihazırda yaptığım şeyi niye bozacağım?!! Ha, mantık “Ben şimdi bunu yaptım. Yok, bu buraya olmadı. Ben şimdi bunu bozayım. Yeniden yapayım.” ise yok artık bizim köyün imamının melül koyunu diyorum. Bu algoritma beyinde koşana kadar otonom sinirler çoktan yeni bir yer-parça kombinasyonuna geçmiş oluyor ki zaten, ben mi öğreteceğim bunu şimdi yetkili mercilere?
Mesela, bu uğraşın adı neden yapboz? Bilmem kaç parça şeyi ıkına sıkına yapmışım, ben niye bozayım ki onu? Çerçeveleteceğim asacağım ben onu, başka ne olur ondan? “Yap-çerçevelet” deseler daha işlevsel bir isim olmaz mıymış ki? Küçük çocuklar için olanlara eyvallah, 3-5 parça sonuçta, çocuk yapsın bozsun sonra bir daha yapsın, sıkılıp yenisini isteyene kadar takılsın. Ben gelmişim 25 yaşına, ne yapacağım ne bozacağım, hele ki halihazırda yaptığım şeyi niye bozacağım?!! Ha, mantık “Ben şimdi bunu yaptım. Yok, bu buraya olmadı. Ben şimdi bunu bozayım. Yeniden yapayım.” ise yok artık bizim köyün imamının melül koyunu diyorum. Bu algoritma beyinde koşana kadar otonom sinirler çoktan yeni bir yer-parça kombinasyonuna geçmiş oluyor ki zaten, ben mi öğreteceğim bunu şimdi yetkili mercilere?
İşte böyle… Benim bazen böyle sorunsallarım olabiliyor :) Bir yandan da “Leyla ile Mecnun” isimli absürd komediyi izliyor olunca ortaya böyle absürd bir yazı çıkabiliyor. Ben yazarken epey eğlendim, umarım okurken siz de benim kadar eğlenirsiniz :)
1 yorum:
Çoook eğlendimmm :) hatta "yok artık bizim köyün imamının melül koyunu" tabirinde sanırım iş bankasına girmek için oturduğum starbucks'ı, boş olmasından sebep, kahkahamla inlettim :D
Yorum Gönder