Sayfalar

Pazar, Eylül 11, 2011

Söylenmesi gerekenleri söyleme sanatı

“Yıllarca hep düşündüklerimi değil de, söylemem gerekenleri söyledim.”* Bundan yakınıyordu adam. Ayıp olmasın diye, yanlış anlaşılmamak adına yapmış bunu hep. Aslında anlayabiliyorum onu. Kimi insan da düşüncelerine güvenemediği, onları savunacak güç ve cesareti kendinde bulamadığı için yapıyor bunu, görüyorum. Bazısı da - onları diğerleri kadar çabuk ve net göremiyor olsam da - stratejik hesapları gereği yapıyor, oyunu kuralına göre oynuyor; kazancı, çıkarı neyse ona göre söylüyor söyleyeceklerini. Ve ne yazık ki, bu durum hayatın aşağı yukarı her alanında yaşanıyor.

Ben bu “söylenmesi gerekenleri söyleme” becerisine hiçbir zaman sahip olamadım, korkarım ki hiçbir zaman da sahip olamayacağım. Söylemem gerekenleri değil de, hep düşündüklerimi, hissettiklerimi söylediğim için kaybettim ben. Her ne kadar öyküdeki adam bunun tam tersinden yakınıyor, pişmanlık duyuyor olsa da, ben de bundan muzdaribim işte.

Bazen cam bir nesneyi itinayla taşırcasına, kırıcı olmamaya özen göstererek, bazen ise dobra dobra; bazen şakayla karışık, bazen de kavga edercesine söyledim aklımdan, kalbimden geçenleri. Samimiyete, dürüstlüğe, vicdanıma ihanet etmemek adına yaptım bunu. Zaten hiçbir zaman strateji insanı olamadım, politika güdemedim kafamda. Çoğunlukla da kaybettim işte. İnsanların duymak istedikleri benim ağzımdan çıkanlar değilmiş meğer.

Hal böyle olunca, “aman efendim, yaman efendim”ciler benden daha değerli oldu. Duymak istediklerini söyleyerek onları kandırmak yerine, işlerine gelmeyen fakat gerçeğin ta kendisi olan şeyleri işaret ettiğim için kimilerince “anlayışsız” addedildim. Empati kuramadığım söylendi.

Empati… Empati kendimi karşımdakinin yerine koymaksa; bunu yaptığımda, onun yaşadığı şeyi yaşadığımı varsaydığımda, gerçekler - bilhassa göremediğim gerçekler - konusunda uyarılmak isterim ben, kandırılmak değil. Gerçekten iyiliğimi isteyen bir arkadaşım, bir dostum; acı da olsa, kabullenmek istemeyecek olsam da, bana gerçekleri söyleyebilmeli. Gerçekleri ve kendi gerçek duygularını, düşüncelerini. Benim arkadaşlıktan anladığım bu olunca, empati kurduğumda vardığım nokta da bu oluyor.

Düşünüyorum düşünüyorum, aklımın erdiğinin dışına çıkamıyorum. Söylenmesi gerekenleri söylemeyi tercih etsem, vicdanımın beni rahat bırakmayacağını çok iyi biliyorum. Zaten kendim olamadığım, kendim gibi davranamadığım, bana ait olmayan tavırları üstümde taşıdığım zamanlarda çok büyük rahatsızlık duyuyorum; öyle ki, bir şekilde düzeltmezsem bunu, içim içimi yiyor, hastalık derecesinde bir şey nerdeyse. Durum böyle olunca, terazinin bir kefesine kaybeden olmayı, diğer kefesine de içsel huzursuzluğu koyuyorum; ağır basan taraf malum. Durmak yok, kaybetmeye devam.

* "Daha Önce Tanışmış mıydık?", Yekta Kopan, 2003

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder