Hikâyede Büyük Boşluklar Var, Hakan Bıçakcı'nın 2015 yaz sonunda çıkan öykü kitabı. Ben okuduğumda 1 ay anca olmuştu çıkalı. Peki ben Hakan Bıçakcı'nın Doğa Tarihi'ni okuduktan sonra ileride bir kez daha Hakan Bıçakcı okumak konusunda ciddi şüpheler taşıyorken, nasıl oldu da Hikâyede Büyük Boşluklar Var'ı çıkar çıkmaz okudum?
Sorumlusu Hakan Günday'dır. "Az"ı o kadar iyi yazmış ki, tüm seyahat boyu okusam da Ankara'ya döndüğümde bitirememiş olurum derken Amsterdam-İstanbul uçuşunda bitti kitap. Ankara uçuşunu beklerken Sabiha Gökçen'de aldım Hikâyede Büyük Boşluklar Var'ı ve Hakan Bıçakcı'yla İstanbul'dan Ankara'ya, oradan da takip eden günlerde Fethiye'ye uzanan bir yolculuk gerçekleştirdik. Aslında başta gayet normal seyreden, sonra hafiften tuhaflaşan ama yine de renk vermeyen, bir yerden sonra iyice çığırından çıkarak tekinsizleşen öykülerle.
Kitap dört bölüme ayrılmış; ilk bölümde ilişkiler üzerine öyküler var, bölüm başlığı "İlişki Durumu" zaten. İkinci bölümde, adından da anlaşılacağı üzere ("Yalnız Personel") yalnızlık mevzuu hakim. Üçüncü bölümde, ki yine başlık çok şey anlatıyor ("Nasıl Olur?"), Hakan Bıçakcı'nın yazarken kendini bulduğu ve sanırım onun etiketi olarak düşünülebilecek fantastik öyküler var. Son bölüm ise, bir önceki bölümün tekinsizliğinde oluşan gerginliği yumuşatmak istercesine, "Hadi orta yolu bulalım da tatlıya bağlayıp bitirelim" dercesine bir "Ara Bölge"den oluşuyor.
Öykü kitabı okumanın, tüm zevkinin ve güzelliğinin yanında, bence ciddi bir dezavantajı var. O da, özellikle kısa öykülerden oluşan bir kitapsa eldeki, insanı yoruyor olması. Çünkü 2-3 sayfalık bir öykü (bazen daha da kısa; bir paragraflık öyküler de okuyoruz), kitapta bitse de kafasında hemen bitmiyor okurun. Üzerine düşünmek, detayları irdelemek, anlatılanın öncesine sonrasına, nasıl olabilirdi diye kafa yormak gerekiyor. Aslında gerektiğinden değil de, ben öyle yapma ihtiyacı duyuyorum ve otomatik olarak yapıyorum. Sonra, iyice özümsediğime ve üzerinde yeterince düşündüğüme karar verince (ya da hissedince diyeyim, bu da otomatik bir süreç çünkü); diğer öyküye geçiyorum. Bir kitapta on-on beş tane böyle öykü olsa, her seferinde aynı şeyi yaşamak, kimi öyküde daha uzun, kimisinde daha kısa ve yüzeysel, neden yoruyor dediğim anlaşılır sanıyorum.
İşin keyfine bu yorulma da dahil, o yüzden çok da takıldığım bir durum değil ama Hikâyede Büyük Boşluklar Var'da yorulduğumu hissettim gerçekten. Toplamda 34 öykü var kitapta ve yarısından fazlasının kurgusunda tuhaflıklar, fantastik olgular, değişik şeyler var. Benim kendi yorgunluğum ve kitabı tamamen yolculuk ortamında okumamın beraberinde getirdikleri de var tabi. Bu şekilde açıklayabiliyorum en azından.
Ama yine de Hikâyede Büyük Boşluklar Var'ı genel olarak beğendiğimi söylemeliyim, Doğa Tarihi'nden daha başarılı bulduğum kesin. Hakan Bıçakcı'nın bu fantastik tarzında insanı cezbeden bir şey var ve Doğa Tarihi'nde de biraz görülse de öykülerindeki duruşu daha güzel bu değişik hamlelerin. Kitabın arka kapağında da yazdığı gibi; kafa karıştırıcı, hatıra didikleyen Bıçakcı hikayeleri... Ve son olarak; bana bu kitaptan kalan en büyük motto:
Hayaller Paris, gerçekler Eminönü...
Hayaller Paris, gerçekler Eminönü...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder