Barış Bıçakçı'nın yeni kitabı Seyrek Yağmur'un müjdesini ve okuma öncesi heyecanımı bu yazıda paylaşmıştım. Şimdi gelelim okuma sonrası hissiyatıma.
Niyeyse yeni yılın ilk üç-beş haftasında randımanlı okumalar yapamadığım (bu durum artık biraz da gelenek haline geldi sanki) ve Seyrek Yağmur'da kendimi özellikle frenlemeye çalıştığım halde, kitabı bitirmem üç (sayıyla da 3) gün sürdü :) Öncelikle, sevdim mi? Sevdim. Okuduğum birkaç tanıtım/değerlendirme yazısında olumlu bir hava yakalayamamış olsam da ve bazı noktalarda bu yazılara hak versem de Seyrek Yağmur'u sevdim. O yazılarda ve yorumlarda yadırgandığı söylenen bazı özellikler ise bana alışıldık geldi (mesela kitabın fragmanlar misali kısa ve arka arkaya sıralandığında kopuk hissiyatı veren bölümlerden oluşması). Çünkü ben bu haliyle aradığımı buldum bu kitapta, Barış Bıçakçı'ydı bunu yazan. Cümleleri gülümsetiyordu, yine dayanamayıp fizik kurallarından bahsediyordu, bahsettiği şeyler yine yüreğime dokunuyordu. Zaten özlemiştik. Çok hem de.
Tek söyleyebileceğim şu, Rıfat'ın hikayesinin biraz daha uzun olmasını beklerdim. O malzeme var çünkü orada. Seyrek Yağmur'un peşinden koşabilirdi biraz daha. Olsun. Bir Cemil (Sinek Isırıklarının Müellifi), bir Ender (Bizim Büyük Çaresizliğimiz), bir Sulhi (Veciz Sözler) vardı havsalamızda; bir de Rıfat eklendi... Geç kalmıştı belki, mesafeli durmuştu ya da, ve uzak bir geçmişin artık büyük şeyleri hareket ettiremeyecek kadar zayıf duyguları vardı üzerinde ama gelmişti.
Ben daha fazla konuşmayayım da alıntısı bol bir yazı olsun bu.
* Susup yine biraz bekledi Rıfat. Söylediklerinin doğru anlaşıldığından emin olunca "Efendiler, tanrılar!" dedi, "Ben hatırlamadıklarımı daha derinden hissediyorum." (s.8)
* Sabahları nereden geldiği belli olmayan bir keder, önce Rıfat'ın başına, omuzlarına bir iki hohluyor, sonra bezini çıkarıp, bu hayatta Rıfat'tan tek bir iz kalmayana kadar bütün gücüyle silmeye, ovalamaya başlıyor. Rıfat sonunda tamamen yok oluyor. (s.11)
* Geçmişteki bir güne geri dönüp tamir etmesi gereken bir şey varmış gibi hissetti.
Çocukluğundaki bir güne gidip tamir etmesi gereken bir şey var, evet. Yıllar öncesine geri dönüp bir vidayı sıkması, bir çiviyi çakması gerekiyor. Sanki ancak o zaman şimdiki hayatı biraz bir şeye benzeyecek, yolunda gitmeyen şeyler düzelecek. (s.14)
* Çocukken Rıfat'ın gördüğünde nefesini tutup etrafını kolaçan ettikten sonra hızla ceplerine doldurduğu hayat, yaşlılığa doğru giderken ele gelmez, anlaşılmaz bir şeye dönüşmüş. Tecrübe bir işe yaramıyor, çünkü tecrübenin nereden neyi yansıtacağı belli olmayan sayısız parlak yüzeyi, artık eylemlerin ve düşüncelerin de yansılarını üretiyor, hatta duyguların bile.
Tecrübenin çokbilmiş aynalarının kararlı bir biçimde çoğalttığı tek şey Rıfat'ın yaşlanmaya yüz tutmuş asık suratı. Rıfat bu berbat dünyada kazayla azıcık mutlu olsa, azıcık gülse, kim bilir neredeki, hangi kuytudaki uzak bir yansımasında dudağının ucu hafifçe yukarı kalkıyor, hepsi o. (s.40)
* "İnsan, kendimi savunayım derken kendine kolayca razı oluyor Rıfat Bey." (s.41)
* Başka bir insanda bulacağım en fazla şey geçmişin yoğurduğu psikolojik bir çamur, diyerek insanlar ile yakınlaşma çabasından vazgeçti kibirli ve saldırgan Rıfat. Ona yiyecek atmayın, sevmek için elinizi uzatmayın. (s.53)
* "Her gün o kadar çok acıya tanık oluyoruz ki, ben de artık asgari ahlak sahibi pek çok insan gibi, mutluluk rolü için dublör kullanıyorum," dedi Rıfat.
"Onu da bulamayanlar var!" diye cevap verdi deli. (s.86)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder