Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik - Alice Munro (Okuma tarihi: Nisan 2015)
Alice Munro'nun adını, 2013 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olduğunda duymuştum ilk defa. Pek çok edebiyatseverin o seneki favori adayı Haruki Murakami iken (Murakami'nin Nobel alamaması, Leonardo DiCaprio'nun Oscar alamaması gibi bir şey olma yolunda ilerliyor bence bu arada), Kanada'nın Çehov'u olarak nitelendirilen ve aslında o dönemde yazarlıktan emekli olma kararı aldığı bilinen Alice Munro'nun Nobel'i kazanması şaşkınlık yaratmıştı. Bunu kendisi de beklemiyor olmalıydı ki, Nobel aldığını bildirmek için komite tarafından arandığında kendisine ulaşılamamıştı :)
Alice Munro seksenli yaşlarında Kanadalı bir öykü yazarı. Türk okurlar olarak çoğumuz kendisini Nobel vesilesiyle tanıdık sanıyorum ve bu yazıya konu olan kitabı ile birlikte, Alice Munro'nun Türkçe'ye çevrilmiş birkaç kitabı daha bulunuyor. Halbuki kendisi çokça eseri bulunan ve Nobel'den başka ödüllere de (Man Booker, PEN, O.Henry vs) layık görülmüş bir yazar. Ve dikkat çeken en önemli özelliği de kadın öyküleri kaleme alıyor olması. Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik isimli kitabı da dokuz adet kadın öyküsünden oluşuyor. Özellikle evlilik, annelik, yaşlılık, hastalık, sıkışmışlık, çaresizlik, yalnızlık gibi olguların içerisine fazlasıyla gömülmüş kadınların öyküleri.
Genel olarak kadın öyküleri okumayı seviyorum. Hatta erkek yazarlar tarafından kaleme alınmış kadın öykülerine şans vermeye de özen gösteriyorum. Aralarından çok iyileri de çıkıyor çünkü, ama bir kadın yazarın bir kadın öykü karakteri yaratması her zaman daha kolay ve doğal oluyor. Alice Munro'nun karakterleriyle tanışmaktan da bu yüzden geri durmadım. Otuzlu yaşlarıma adım atmam da yakınken evlilik, annelik, yaşlılık, hastalık gibi konulara da kafa yormaktan kaçınmıyorum zaten. Sıkışmışlığın, çaresizliğin, yalnızlığın yaşla ya da konumla bir ilgisi olmadığını da çoktan anlamış bulunuyorum.
Yine de durum böyleyken Alice Munro'nun öykülerini okurken neden bu kadar daraldığıma, öykülerin içine giremediğime (ya da öykülerin beni sarmalamadığına mı demeliyim?) bir cevap bulamıyorum. Belki Kanada kültürüne, bakış açısına, yaşam tarzına, mizah anlayışına uzak oluşumuzdan. Belki Alice Munro'nun kadınlarını dengesiz, tutarsız, basiretsiz bularak sevmemiş olmamdan. Gerçi bir öyküyü beğenmek için karakterlerini sevmek gerekmez illa ama, üst üste pek çok öyküde aynı şey yaşanınca bunun hatırı sayılır bir etkisi oluşuyor galiba.
Öyküler çok kısa değil, ortalama 40 sayfa. Okurken öyküye nasıl bir katkı yaptığını bilemediğiniz ayrıntılı anlatımlar görüyorsunuz bazen; bazen de "Şimdi nasıl bağladık ki buraya?", "Bu nasıl oldu?", "Ne alaka şimdi?" dediğiniz boşluklu, atlamalı, zıplamalı yerlere denk geliyorsunuz. Farklı uzunlukta ve özellikte bolca öykü okuyan biri olarak, artık bu tarz akışı sekteye uğratan ya da yolu gereksiz uzatan detaylara tahammül edemez hale geldim, çok gözüme batar oldular. Ne yazık ki Alice Munro öyküleri de benim bu huysuzluğumdan nasibini almış oldu.
Farklı coğrafyalardan, farklı kültürlerden yeni yazarlar tanımak her zaman iyidir elbette; bu açıdan pişman değilim Alice Munro ile tanıştığıma. Ama siz belki diğer kitaplarından birini denemek istersiniz :)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder