Sayfalar

Çarşamba, Nisan 01, 2015

Bir tiyatro yazısı: Kontrabas

Buraya hakkında çok yazamasam da tiyatro, sosyal hayatımın önemli bir parçasını oluşturuyor. Daha önce bu konuda neler düşündüğümü ve hissettiğimi, bloga yazdığım ilk tiyatro yazısı olan Hayvan Çiftliği'nde biraz kaleme almıştım. Aynı hisler ve düşüncelerle devam ediyorum tiyatro seyirciliği kariyerime.

İzlediğim tiyatro oyunları hakkında yazmak, okuduğum kitaplar hakkında yazmak kadar kolay gelmiyor bana. Neden bilmiyorum, fikir aşamasında bile zorlanıyorum bu konuda. Ama hiç yazmamazlık da istediğim bir şey değil. Hal böyle olunca, bir orta yol bulmak umuduyla, en azından belli başlı birkaç oyun için bir şeyler yazayım diyorum... Haliyle, hazırsan başlıyorum :)

Edebiyat ile tiyatro arasındaki etkileşim, edebiyat ile sinema arasında olduğu gibi, hiçbirimizin yadsıyamayacağı bir gerçek. Bugün bahsedeceğim oyun da, doğrudan bir edebiyat uyarlaması: "Koku (Das Parfum)" isimli romanı ve bu romanın sinema uyarlaması sayesinde aşina olduğumuz Alman yazar Patrick Süskind'in, en az "Koku" kadar bilinmesi gereken eserlerinden biri olan, "Kontrbas".

İşte bu eser, Ankara Devlet Tiyatroları tarafından "Kontrabas" ismi ile (Oyunun içeriğine bakınca, biraz da karşıtlık çağrışımı yapması için: "kontra-bas") yıllardır sahneleniyor. Tek kişilik bir oyun, tek perde ve bir saat sürüyor. Ses tonu ve sahnelediği fiziki efor ile başka oyunlarında da beğendiğim tiyatro sanatçısı Olcay Kavuzlu bir kontrbasçıyı canlandırıyor. Oyunun rejisörlüğünü ise sevgili kontrbasçımızı daha önceki dönemlerde yıllarca canlandırmış Metin Belgin yapıyor, ki bence bu oyunun kıymetine kıymet katan bir ayrıntı.

Karşımızda çok terlediği için yaşadığı sıvı kaybını bira ile (!) telafi eden, bir orkestranın kontrbas olmadan mümkün olamayacağını hararetle savunan, fakat fiziksel hantallığı ve orkestra içinde her zaman arka planda kalmaya mahkum oluşu nedeniyle kızdığı kontrbasa baya baya nefret besleyen bir müzisyen var. Monolog ilerledikçe müzisyenin kontrbasa duyduğu nefret iyice ayyuka çıkıyor, hatta müzik çevresinde dönen ama hayata uzanan konuşmalarından anlıyoruz ki müzisyenin nefreti sadece kontrbasa değil.

Olcay Kavuzlu için ses tonu dedik, fiziksel efor dedik; buna bir de bu oyuna özgü olarak müzik yeteneğini eklemek gerek. Zira kendisi baya baya kontrbas çalıyor :) Tabi bu noktada hala gözünde canlandıramamış olanlara biraz yardımcı olalım, evet, sahnede bir kontrbas var ve oyun tek kişilik dediğime bakmayın, kendisi müzisyenden rol kapma derdinde :)


Kaynak: devtiyatro.gov.tr

Tarihi tam hatırlayamamakla birlikte bu oyunu ilk izleyişim sanıyorum 2008'deydi (2007 de olabilir :) ). Detaylar fark yaratmaksızın, sonuçta üzerinden seneler geçmiş, yıl olmuş 2015, Ocak ayında karlı bir Ankara günü, kayan zemine inat, yeniden gidip izledim. Yine keyif aldım, biraz daha Patrick Süskind okuyasım geldi, biraz daha Olcay Kavuzlu hayranlığım arttı, tiyatrodan çıktım, kaymadan düşmeden eve geldim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder