Sayfalar

Çarşamba, Mart 25, 2015

Okusam Hep Okusam #17: Beyoğlu'nun En Güzel Abisi

Bilenler vardır, www.birkitapokudum.com sitesinde paylaştığım kitap değerlendirmelerime blogda Okusam Hep Okusam etiketiyle yer vermeye çalışıyordum. Epeydir ne siteye ne buraya giriş yapmamışım. Sitede aktif olamasam bile kendi blogumu aksatmayı istemeyeceğim için, Okusam Hep Okusam etiketiyle neredeyse 1.5 yıl aradan sonra paylaşıma devam ediyorum. Bu bağlamda, 2015 yılında okuduğum ilk kitabın değerlendirmesini seninle paylaşıyorum sevgili okur. Zaten www.birkitapokudum.com'a bu kadar uzun uzun yazmaya çekiniyordum, iyi oldu böyle. İnsanın kendi çöplüğü gibisi yok :)

Beyoğlu'nun En Güzel Abisi - Ahmet Ümit (Okuma tarihi: Ocak 2015)

Üniversitedeyken Şeytan Ayrıntıda Gizlidir kitabını okumuştum Ahmet Ümit'in ve kitaba dair hatırladığım tek şey, "Bu kadar abartılacak nesi var?" düşüncesi eşliğindeki beğenmemişliğimdi. Bu yüzden de bilinçli bir şekilde uzak durdum Ahmet Ümit'in çıktığında "ortalığı sarsan" her kitabından.

Polisiye roman yazmanın kolay bir iş olmadığını ve çıkan her polisiye romanın okunası kalitede ol(a)madığını biliyoruz, görüyoruz. Dünya edebiyatındaki polisiyelerden örnekler okuduğumda, bu sıkıntılı durumun sadece Türk Edebiyatı için geçerli olmadığını anlamakta da zorlanmıyorum. Örneğin 2013 yazında bir Jo Nesbo - Nemesis faciası tecrübe etmişliğim vardır ki, Jo Nesbo İskandinav edebiyatının en iyi polisiye yazarı kabul ediliyor... Hadi ben abarttım desem, aynı kitabı benden sonra babam okudu ve o da benimle hemfikirdi, hatta bir yandan söylendi bir yandan "Bu kitap daha ne kadar saçmalayabilir" diye inat edip okudu bitirdi :)

Hal böyle olunca, yeni kitabı da çıkmışken ve yine ortalığı sarsıyorken, hem kendime hem kitaba bir şans vereyim dedim ve Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ni okudum. Bir cümleyle özetlemek istersem, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir'dekinden daha olumlu bir noktadayım diyebilirim.


Kitap boyunca anlatılan her şey birkaç günlük bir zaman diliminde olup bitiyor. Bu sebeple, mütemadiyen ayrıntılar içerisinde yüzüyorsunuz ve 200. sayfaya geldiğinizde hala esas konuya gelememiş oluyorsunuz. Belki de polisiye roman raconu budur ama ben bir okur olarak 300 sayfalık bir kitabın 250 sayfasında hiç ipucu olmadan olayın kendi etrafında dönüp durmasından, son 50 sayfada tüm kilit bilgilerin arka arkaya sıralanıp olayın pata küte çözüme kavuşmasından rahatsız oluyorum. John Verdon'ın kitapları da böyledir mesela, okuru salak yerine mi koyuyorlar diye düşünmeden edemiyorum doğrusu.

Detaya girerek sürpriz bozan olmak istemem fakat belirtmeden de geçemeyeceğim; Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'nde kimi okura itici gelebilecek yazar hamlelerine denk gelmek ve algıya bağlı olarak, bazı hamlelerin alçakgönüllülük kisvesi altında ego tatmini diye yorumlanması, bazı hamlelerin de tribünlere oynamak olarak yaftalanması mümkün.

Ama yine de ve neyse ki Beyoğlu'nun En Güzel Abisi kendini okutuyor; ayrıntılar içerisinde yüzseniz ve bazı noktalarda bezseniz de (anlatıcımız ve kahramanımız meşhur Başkomiser Nevzat'ın, yardımcılarının ergen halleri üzerinden yürüttüğü felsefi ve ahlaki monologlar buna örnek olabilir), yine de kitaptan boğulmadan çıkmayı başarabilirsiniz.

Bu kitapta beni özellikle memnun eden ise, olayların Tarlabaşı civarında geçiyor olması sayesinde, Tarlabaşı'nın dünü ve bugününe ilişkin bilgi ve tespitlerin bulunmasıydı. 6-7 Eylül olaylarından önce Tarlabaşı'daki refah, sonrasında yaşanan talan, şimdilerdeki kentsel dönüşüm ve rant meseleleri kitabın başından sonuna kendine yer bulmakta. Hatta bu sebeple Tarlabaşı da kitabın bir karakteri diyebilirim rahatlıkla. O hüzünlü fakat mağrur duruşuyla pek de sevdiğim bir karakteri.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder