İmlaya dikkat ederim. Çok dikkat ederim.
Okuma yazmaya olan ilgimin okuma yazma öğrenmeden çok önce başladığından
daha önce bahsetmiştim. Dil bilgisine, yani kuralına uygun okumaya ve bilhassa
kuralına uygun yazmaya olan merakıma dair hatırladığım ilk şey de -gözümün
önüne gelen ilk görüntü- yine ilkokul yıllarına ait. Küçük boy, incecik, üzeri
gökkuşağı desenli, çok sevdiğim, çok sevdiğim için de dil bilgisi defteri
yaptığım bir defterim vardı. Türkçe defterimle dil bilgisi defterim ayrıydı,
biraz da sırf masraf yaratmaya programlı ilkokul öğretmenim
yüzünden. Ama yine de o seneki en favori defterimi dil bilgisi defteri yapmak
benim için mutluluk verici olmuştu. Tüm o kurallar; zamirler, sıfatlar,
edatlar, bağlaçlar, noktalama işaretleri, büyük ünlü uyumu, küçük ünlü uyumu,
ayrı mı yazılacak bitişik mi yazılacak meselesi... Hepsi benim için o kadar
eğlenceli ve önemliydi ki. Sınıf atladıkça bu kuralları sindire sindire, üstüne
koya koya bu raddeye geldim işte. Ve benim için hâlâ önemli bu kurallar.
Yazmayı konuşmaktan daha çok sevdiğimi ve tercih ettiğimi de söylemiştim
daha önce. Büyük bir çoğunluk bu yönelimi göstermese de, benim gibi düşünen
insan sayısı da azımsanacak gibi değil neyse ki. Zaten yazmayı seven insanlar
kadar, yazmayı sevmeyen insanların da yazının kalıcılığını ve konuşulan
şeylerin kayıt altına alınmasının gerekliliğini bildiği ve ona göre davrandığı
ortada. “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”te,
okuyanlar çok iyi bilirler ki, geçmişe ait hiçbir gerçek kayıt altında
tutulmadığı için insanlar hem kişisel geçmişlerine hem toplumsal geçmişlerine
dair tam bir şuursuzluk içindedirler.* George Orwell’in yarattığı
anti-ütopyadan çok da uzak olmadığımız şu günlerde, yazının ve kayıt altına
almanın önemi daha da belirgin aslında.
Burdan varmak istediğim nokta ise şu: Amaç ne olursa olsun; kayıt altına
alma, kendini ifade etme, bir durumu ya da olayı anlatma; önemli olan sadece
yazmak olmamalı. Doğru yazmak olmalı. Düzgün yazmak olmalı. Dil bilgisi
kurallarına uygun yazmak olmalı.
Konuşurken kurulan cümlelerin düzgünlüğü, vurgusu, tonlaması ne kadar
etkili ve önemliyse; yazılan cümlelerin düzgünlüğü, noktalaması, imlası da o
kadar etkili ve önemli bence. Hatta biri konuşurken söylenmek istenenin özünü
anlamaya odaklandığımız için gözümüzden kaçan hatalar, yazılmış şeyler söz
konusu olduğunda gözümüze battığı için daha dikkat dağıtıcı olabilmekte. Dil
bilgisi konusunda benim gibi takıntı derecesinde hassas insanlar içinse bu
durum dikkat dağıtıcılığın çok ötesinde. Okuduğum bir metinde, anlama baktığım
kadar dil bilgisi kurallarına da bakarım. Kural ihlâli varsa cümlenin
anlamından önce o çeker dikkatimi. Bir çeşit dedektör gibiyim bu konuda.
Cümleyi ihlâl edilen kural uyarınca düzeltir, anlamını alabilmek için o şekilde
okurum bir kez de. Bu takıntılı duruma rağmen, arada bir yapılan imla hataları
tabi ki sorun değil gözümde, hepimiz hata yaparız, belki bu metinde bile
farkına varmadan hata yaptım ben de. Ama bir insan bağlaç olan “de/da”yı
sürekli bitişik yazıyorsa, “ki”lere, “mi”lere işkence ediyorsa, kurduğu
cümlenin başı ayrı sonu ayrı telden çalıyorsa, hele ki noktalama işaretlerine
kırmızı ışıkta geçercesine muamele ediyorsa; işte çıldırdığım an o andır.
Okumam, bırakırım. Dönüp bakmam bile bir daha. O an bitmiştir benim için o yazı.
İsterse dünyanın en mühim meselesini yazmış olsun; isterse anlattığı şeyi
dünyanın en anlamlı kelimeleriyle, en büyüleyici üslubuyla yazmış olsun; imla
yoksa, benim için bir değeri yoktur.
Özen önemlidir sevgili okur, imla da özenin göstergesidir yazıda. O yüzden
ben imlaya dikkat ederim, çok dikkat ederim. Yazarken de, yazılanı okurken de.
* “Olup bitenlerle ilgili hiçbir kayıt olmayınca, insanın kendi yaşamının
ana çizgileri bile belirsizleşiyordu. Büyük olasılıkla hiç olmamış büyük
olayları anımsıyordunuz, olayların ayrıntılarını anımsıyor, ama meydana
geldikleri ortamı çıkaramıyordunuz, araya hiçbir şey anımsayamadığınız
boşluklar giriyordu.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder