“Tatil Notları” başlığı tam olarak gerçeği yansıtmıyor olsa da, gidiş sebebimden artakalan zamanlarda Pekin’de gerçekleştirdiğim kişisel keşiflerimi paylaşmak istiyorum heyecanla. Hazırsan başlıyorum anlatmaya :)
İlk yurtdışı seyahatimi “dünyanın öteki ucu” diye tabir edilen yerlerden birine gerçekleştirmek hem heyecanı hem stresi beraberinde getirdi tahmin edilebileceği gibi. Heyecan oldukça doğal tabi. Stres de anlaşılabilir bir durum aslında. Ama benim stresimin o kadar saat uçmakla ya da derdini anlatmanın çok da kolay olmadığı bir yere gidiyor olmakla pek ilgisi yoktu. Benim stresimin kaynağı annem ve onun endişeleriydi. Seyahat haberini verdiğimde attığı hatrı sayılır çığlığın ardından bin bir telkin ve her şeyin yolunda gitmesiyle olayı toparlamayı başarabildim neyse ki :)
Ankara-İstanbul ve İstanbul-Pekin şeklinde gerçekleştirdiğimiz uzun uçuşun ardından bulutlar aralanıp Pekin ve çevresi kuşbakışı göründüğünde, ilk dikkatimi çeken Pekin’in düz bir ova olduğu, çevresininse oldukça keskin kaya ve tepelerden oluştuğuydu. İniş için alçaldığımızda daha net gördüm ki; cetvelle çizilmişçesine düzgün yollar, bina blokları ve sokaklar vardı Pekin'de. Şehrin içinde gezerken de yolların Ankara'da emaresini görmediğim kadar geniş, binaların da bir o kadar heybetli ve ciddi estetik kaygılarla inşa edilmiş olduğunu gördüm.
Solda IBM binası, sağa doğru dört blok halinde Pangu 7 Star Hotel, önde Pekin Olimpiyat Parkı içinde yer alan ve 2008'de gerçekleşen yaz olimpiyatlarının yüzme müsabakaları için inşa edilen National Aquatics Center ya da bilinen adıyla Water Cube
Çin Halk Cumhuriyeti'nin 1949'da kuruluşundan bu yana (Eski Çin tarihine bakılırsa aslında yeniden demek lazım) başkenti olan ve "Kuzey Başkenti" anlamına gelen Pekin, Peking ya da Beijing adlarıyla da biliniyor. Türkiye’nin toplam nüfusunun nerdeyse üçte biri değerde bir nüfusun sadece Pekin’de yaşıyor olması, dünyanın en kalabalık ülkelerinden birinin başkenti için olağan bir durum olsa da, doğrusunu isterseniz benim için dehşet vericiydi. İnsan bu bilgiyi kendi gözüyle teyit ettiğinde daha dehşet verici oluyormuş aslında, düşünsenize, her yerde ama her yerde birbirine benzeyen bir sürü bir sürü ve bir sürü insan :) Aslına bakarsanız, Çinliler de kendi kalabalıklıklarından bir hayli sıkılmış durumdalar. Kim olsa sıkılır öyle değil mi :)
Hal böyle olunca, ilk bakışta takdir ettiğim düzenli ve geniş yollar bu kalabalığın yarattığı kaosla pek de başa çıkamıyor maalesef. Trafikte o kadar çok araç var ki bir yerden bir yere gitmek -etrafı merakla seyrederken bile- bir müddet sonra insana daral getirecek kadar uzun sürüyor. Üstelik trafikte sadece araçlar yok, cevval yayalar ve araç trafiğine cesurca dahil olan bisikletliler de iş başında. Üstelik (şaşırtıcı derecede az sayıda olan) trafik lambalarını da pek kaale aldıkları söylenemez. Çinliler araç kullanmada iyiler demek de yanlış olur; zira Türkiye’de yapsanız birilerinin aracından inip sizi sağlam şekilde dövmesine sebep olacak hareketleri sürekli yapıyorlar ve (herkes aynı durumda olduğundan olsa gerek) kimse kimseye korna bile çalmıyor; hep birlikte bir bütün içinde trafikte dehşet saçmaya devam ediyorlar :)
Bu genel izlenimlerin ardından sevenleri haricinde herkesin önyargıyla yaklaştığı mühim bir konudan bahsedeyim: Çin yemekleri :) Çin mutfağını seven biri olarak Pekin'de yemek konusunda sıkıntı yaşamadım, öncelikle onu belirteyim. Ankara'daki Çin restoranlarında yediklerimden çok daha iyi lezzetlerle karşılaştığım için miktar ve çeşit olarak sınırlarımı zorladım hatta. Neyse ki, tıka basa yemiş olsam da bu yemekler pişirme usülleri sebebiyle oldukça hafif oldukları için herhangi bir mide problemi yaşamadım.
Klasik Çin sofrası. Yemekler masaya gelmeye başlarken.
Pekin Ördeği
Klasik Çin mutfağının yanı sıra Japon mutfağı ve Moğol mutfağından lezzetleri de deneme şansım oldu. Moğol mutfağının, özellikle kırmızı et konusunda, bizim damak tadımıza epey yakın olduğunu belirtmek isterim. Japon mutfağı için de suşiden çok daha fazlasına sahip olduğunu (ki bu noktada suşi sevenler cemiyeti üyesi olduğumu belirtmek isterim), özellikle "teppanyaki" diye tabir edilen usülle çok farklı yemekleri aynı demir zemin üzerinde çok lezzetli şekilde hazırladıklarını, bu sebeple denemeden hüküm vermemeniz gerektiğini söyleyebilirim.
Japon restoranında bir Teppanyaki ustası
Uzakdoğu mutfağındaki bu lezzetlerin yanı sıra, en çok hoşuma giden bir diğer şey de, her öğünde masada mutlaka meyve bulunmasıydı. Ananas, kivi, papaya, muz gibi Türkiye'de görece pahalı meyvelerden adını bilmediğim ama tatları pek yerinde yerel meyvelere kadar; ya yemek esnasında ya da yemeğin üzerine, sofrada mutlaka meyve vardı. Üstelik çok sevdiğim yaz meyvelerinden kavun ve karpuzu bu mevsimde Pekin'de bulmak gözümün dönmesine yetti de arttı bile :)
Moğol sofrası. Kırmızı et ve balığın yanında karpuz :)
Bu kadar anlattıktan sonra, "yemek konusunda zorlandığım tek konu" diye devam etmek pek hoş durmayacaksa da, küçük bir not düşmek adına, Çinliler'in kahvaltıya da normal bir öğün muamelesi yaptığını ve sabahları yemek yediklerini söylemeliyim. Kaldığımız otelin sabah menüsü olaya -neyse ki- daha geniş açıdan bakabildiği için aç kalmadım ama peynirsiz kahvaltı yapamayanlardansanız yanınızda peynirinizi götürmenizi öneririm, çünkü Çin'de peynir yok :) Şaka bir yana, eser miktarda peynir bulmak mümkünse de bulduğunuz peyniri beğeneceğinizin garantisi yok tabi ki. Çok gariptir ki Çinliler peynirden ciddi anlamda tiksiniyorlar. Ayrıca Çin mutfağında ekmek diye bir kavram da bulunmadığı için ekmek namına bulabildiğiniz kadarıyla ya da haşlanmış pirinç/erişte ile idare etmeniz gerekiyor. Ordayken çok dert etmedim ama insan özlüyor neticede, memlekete döndüğümden beri peynir-ekmek yiyorum mesela :)
"Yediklerin içtiklerin senin olsun, gördüklerini anlat" diyorsanız bir sonraki yazıyı bekleyin, Pekin izlenimleri şu an için bu kadar :)





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder