Sayfalar

Çarşamba, Kasım 03, 2010

Fikrimin kenarında bir oya

Öteden beri bir şey var aklımda, kendimi bildim bileli orda, fikrimin kenarında bir oya. Biraz akıllara zarar bir şey. Kader anlayışının azıcık eşelenmiş hali gibi; içinde bilinmezliğin ürpertisi de var, geçmişin tene sürtünen ve acıtan anıları da. Anlatsam anlar mısın ya da ben anlatmayı başarabilir miyim, hiç bilmiyorum ama denemeliyim sanırım… Hazırsan başlıyorum :)

İçinde yaşadığım andan soyutlanıyorum bazen, önce bir boşluğun içinde yüzüyormuş gibi hissediyorum, sonra kendime tepeden bakarken buluyorum kendimi. Filmlerde olur ya hani, güzel fakat bir o kadar ürpertici bir görselliktir. Geçmişte bir yerde izliyor olurum kendimi, bugünden belki bir hafta belki bir ay belki bir yıl öncesidir, gününe göre değişir ne kadar uzağa gittiğim. Derim ki o an kendi kendime, o gün şunu yapmak yerine bunu yapsaydım ne olurdu, şu an nerde ne yapıyor olurdum. Susmak yerine konuşsaydım, gitmek yerine kalsaydım, diğer seçeneğe uzansaydı elim… Pişmanlıklarım çerçevesinde ele alırsak, canımı hala acıtan cevaplarım var tüm bu sorulara. O cevaplar hiç değişmeyecek, canımı acıtmaya hep devam edecek, biliyorum. Yine de ne düşünmekten alıkoyabiliyorum kendimi, ne aynı soruları sormaktan, ne de aynı cevapları vermekten. Fazla obsesifim, biliyorum :)

Bazen de gelecekte bir yerden izliyor oluyorum kendimi. Tabi bu noktada senaryolar önceki duruma (geçmişteki gezintilere) nazaran kat be kat fazla oluyor. Mesela tam bir hafta sonra bugünü düşünüyorum, nerde ne yapıyor olurum, rutin planlar dışında bir şey gerçekleşir mi, nelerin derdine düşmüş olurum vesaire vesaire. Olasılıkları hızlıca gözden geçirdikten sonra, aklımın odaklanmak, gönlümün uzanmak istediği şeylere fırsat tanırım bir de. Olmasını en çok umut ettiğim, en çok hayalini kurduğum, en çok istediğim mekanlara - durumlara - insanlara odaklanırım. Keşke, derim, keşke gerçek olsanız bir an önce.

Halbuki şöyle bir paradoksa kurban gitmeye mahkumdur benim hayallerim: Gerçekleşmesini deliler gibi isterim, elimden geleni de ardıma koymam çoğunlukla, ama gün gelip de hayal gerçeğe döndüğünde kaçarım. Evet, kaçarım. Hayalimin gerçeğe dönüşünün hakkını vermek, güzelliğinin tadını çıkarmak, keyfini sürmek yerine bildiğin kaçarım. Kaçmaktan kast ettiğim, bir insana daha yakın olabilmeyi başarmaksa mesela hayalim, bu fırsat geliştiğinde ona odun gibi davranırım. Ya da gönlümce harcayabileceğim bir günüm varsa, hele bu günü haftalardır elde etmenin umuduyla yaşadıysam bir de, o gün geldiğinde günü çarçur eder geçerim. Gayri ihtiyari yaptığım bir şey bu. “Bütün bir günü nasıl gayri ihtiyari çarçur edebilirsin bre insan evladı?” dersen, uygulamalı gösterebilecek kadar iddialıyım bunun böyle olduğunu sana ispat etmek için :)

Sonunda ne olur bilir misin peki? Baştaki duruma çıkar bu yolun sonu. Aradan zaman geçer, bir gün ben yine yaşadığım andan soyutlanırım ve kendimi geçmişte kalmış o günle ilgili olarak “O gün şunu yapmak yerine bunu yapsaydım ne olurdu?” derken bulurum. Al sana paradoksun, kısır döngünün, yaman çelişkinin Allahı, buyur burdan yak.

İşte bu yüzden geçmişe ait izler, geçmişteki kendimi tepeden bir yerden izlemek meselesi, “O gün şunu yapmak yerine bunu yapsaydım ne olurdu?”lar; geleceğe dair benzer düşünce ve akıl yürütmelerden çok daha fazla acı veriyor. Çünkü geleceğin belirsizliği bu noktada kendimi bilirliğimin keskinliğini bir nebze hafifletiyor (“Belki bu sefer farklı olur, şeytanın bacağını kırar, kendime hakim olur, farklı bir son elde etmeyi başarırım” umudu). Hem de ne yaparsan yap, istediğin kadar pişman ol, dilediğin kadar kafanda evir çevir, hatta somut adımlar at geçmişi telafi etmek adına; olmuş yaşanmış hiçbir şeyi değiştiremiyorsun ve bu insanı bazen cidden kahrediyor.

Tüm bunları anlatmak hayli zor oldu, hala da bilemiyorum aslında anlatmayı başarabildim mi. Ne demek istediğimi anladıysan da bana “Bu kızın içine cin kaçmış” kıvamında düşünceler beslemeye başlamış da olabilirsin, öyle bir şey yok tabi (hadi ya?) ama bu durumu anlatmak, durumu birebir yaşamaktan daha zor.

Niye daha ikinci yazımda böyle zor ve benim açımdan tehlikeli (senin bana besleyeceğin düşünceleri etkilemesi bâbında) bir konuyu ele aldığıma gelince: 2 Kasım 2006. Bundan 4 sene öncesi. Dün, yani 2 Kasım 2006’dan tam 4 sene sonra, 2 Kasım 2006’daki kendimi izledim bütün gün, sonra dedim ki oradaki kendime, “Şaşkınsın, mutluluğundan şaşkınsın, çünkü hiç beklemediğin biri tarafından hiç beklemediğin kadar mutlu edildin bugün. Şu an ötesini düşünmüyorsun, düşünecek durumda da değilsin, olayı idrak edememişsin ki henüz. Ama keşke edebilseydin. O gün anlayabilseydin o hiç beklemediğin insanın en birincil amacının seni mutlu etmek olduğunu, hep de öyle olacağını, her şeye, hatta sana rağmen. O insana yaşattıklarına rağmen. O gün anlayabilseydin onu asla ama asla yitirmemen gerektiğini. O gün anlasaydın sana büyük bir sevgiyle yaklaşan o insanı kendinden uzaklaştırmanın hayatının hatası olacağını.

Anlasaydın aklını başına toplar, elindekinin değerini bilir, ona göre davranırdın ve bu satırlar hiç var olmazdı yavrucuğum. 4 sene sonraki halinden sevgilerle.”

Belki 2 Kasım 2011’de bu yazıdan yola çıkarak 2 Kasım 2010’daki kendime bir selam çakarım, kimbilir? :)
                                                                 

1 yorum:

edaee dedi ki...

Gençler anlayabilseydi, yaşlılar yapabilseydi diye bir söz var ya, bu sözü çok da geç olmadan anlayabilmek aslında tüm çilesine, acılarına rağmen bir nimet bence. yani hala gençsin ve anlayabiliyorsun!.. Kimbilir, 4 sene sonraki halin neleri anlamadığını iddia edicek bu yaşın için, ve kimbilir hangi anladıkların sana daha da güzel yollar açıcak, kimbilir? :)

Yorum Gönder