Sayfalar

Pazartesi, Ekim 25, 2010

Hazırsan Başlıyorum

Bir öykü anlatacağım, hazırsan başlıyorum... Değil misin?

Yine de başlıyorum. Çünkü ben hazırım :)

Kendimi bildim bileli en büyük tutkum okumak ve yazmak. Henüz okuma-yazma bilmiyorken evdeki gazeteyi elime alıp haber sütunlarının altını kırmızı bir kalemle eğri büğrü çizdiğimi hatırlıyorum, okuyormuş - yazıyormuş - anlıyormuş - yorumluyormuşçasına. Okula başlayacağım yılın yazında sırt çantasıymış gibi asındığım annemin zincir askılı şıkıdım çantasına koyduğum kalemler ve nerden geldiğini hatırlamadığım resimli hikaye kitabımla mahallede gezinirken anneannemin bana kızdığını da hatırlıyorum, “Normal çocuklar gibi oyun oynasana sen de!” demişti. “Nasılsa doyacaksın bundan sonra okula.”

O lafların üstünden 18 yıl geçti. Anneannem haklıydı, okula doydum sonunda. 5 yıllık ilkokul, 7 yıllık Anadolu Lisesi ve 6 yıllık üniversite hayatının ardından, cidden okula doydum. Ama okumaya yazmaya asla. İkisi çok farklı sen de takdir edersin ki.

Okul insanın içindeki okuma-yazma isteğini köreltiyor, teşvik ettiğini zannederken. “Okul” diyerek mecaz-ı mürsel yaptığımın, aslında okuldaki (kafaları itinayla duvarlara vurularak kırılası) öğretmenleri kast ettiğimin farkındasın değil mi, edebiyat dersleri sana bu kadarını öğretmiş olmalı. En büyük tutkusunun okumak ve yazmak olduğunu iddia eden biri olduğum halde, bu tutkuma gereken özen ve zamanı okul denen zamazingodan bütünüyle kurtulmuş olduğum şu güzide dönemde ayırabiliyorum. Büyük bir açgözlülükle şu ara dört kitap birden okuyorum ve masamın üzerinde “ivedilikle okunması gereken” dokuz kitap üst üste duruyor. kitapyurdu.com’daki hesabımda da “en yakın zamanda alınacak” yirmi iki kitap beklemede. Ve bu daha hiçbir şey, inan bana.

Yazmak eylemine gelince, gördüğün üzere onda da zirve yapmış vaziyetteyim, kendime blog açtım en nihayetinde, daha ne olsun. Yazılı anlatımım sözlü anlatımımdan her zaman daha güçlü oldu. Bu yüzden insanların arasına karışmak, “sosyal” bir kız olmak yerine oturdum bunları yazıyorum. İki lafı bir araya getirmek benim için her zaman büyük sorun oldu. Hayır, kekeme değilim. Herhangi bir algı-vergi sorunum da yok. Sosyopat da değilim, bilemedin. Sadece “Kendimi nasıl daha iyi ifade edebilirim” sorusunun cevabını oldukça erken yaşta buldum: Yazarak.

Yeterince zekiysen yazdığım son cümleden şunu da anlamışsındır: “Kendimi nasıl daha iyi ifade edebilirim” sorusunu sorduracak raddeye erken yaşta getirdi bu insanlık beni. İlk başlarda “Sorun bende galiba”dan girip “Allah beni kahretsin, ben ne fena bir insanım, bu dünyada yerim yok benim”den çıktığımı hatırlıyorum. Şimdiyse “Sorun bende galiba”dan girip “Yemişim sorununu, ben de böyleyim arkadaş!”tan çıkıyorum. İlerleme kaydetmişim öyle değil mi? Ama tabi “Sorun bende galiba”dan girdiğim andan “Yemişim sorununu, ben de böyleyim arkadaş!”tan çıkıncaya kadar neler yaşadığımı, kendimi nasıl psikopatça yıprattığımı, kendimle beraber (inat ve ısrarla yanımda olmaya devam eden) dostlarımı da nasıl deli çıkmazlarına gark ettiğimi ben bilirim. Zamanla anlattıkça sen de öğreneceksin. Sen, her kimsen.

Sen’in kim olabileceğine ben karar vereceğim gibi görünüyor. Ama ondan ötesi sana ait. Anlatacağım öyküyü dinler misin, dinler gibi yapıp akşama ne yiyeceğini mi düşünürsün, devamlı takipçim mi olursun, arada bir yoklar “Yine ne anlatıyor bu deli” mi dersin, yoksa arkana bakmadan çekip gider misin; ben bilmem, bu noktada tamamen özgürsün. Alınmam gücenmem, çünkü dediğim gibi, her ne kadar kibarlık yapıp "Hazırsan başlıyorum" demiş olsam da, sen hazır ol ya da olma, ben başlıyorum :)

Çünkü kendimi bu öyküyü -öykümü- anlatmaya hazır hissediyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder