Sayfalar

Çarşamba, Şubat 07, 2018

Tatil Notları #10 : Stockholm / İsveç - 2.Kısım

Öncesi birinci yazıda...

İlk yazıda da bahsettiğim gibi mevsim itibariyle aydınlık zaman diliminin fazlasıyla kısalmış olması ve kar havasına göz kırpan soğuk, Stockholm'deki sayılı günlerimi nasıl değerlendireceğim konusunda en şekillendirici unsurlar oldu. Sokaklarda geçirilen süreyi iyi ayarlayıp iç ortam molaları ile ısınmak da izlenecek en mantıklı yöntemdi :)

Bu yöntem; asırlık pastanelerde, "keşke bu kadar spor giyinmeseymişim" diye salak hayıflanmalara kapılacağım kadar şık kafelerde, "Allah'ım sana geliyorum" diye diye yemek yediğim restoranlarda verdiğimiz uzun molalar, vitrinlerine yapışmamak için kendimizi zor tuttuğumuz butikler ve yine etkileyici bir müze ziyareti ile uygulamaya kondu.




Vasa Müzesi'nden (Wasamuseet) özellikle bahsetmek istiyorum. Vasa gemisi, 1620'lerde İsveç Kralı'nın emriyle inşa edilmiş; heybeti ve ihtişamıyla o zamana kadar yapılmış en güçlü gemilerden biri olması hedeflenirken yapısal bazı tasarım hataları nedeniyle suya indirilişinin 20.dakikasında batmış bir gemi. 300 yıldan fazla bir süre battığı yerde kalan Vasa'yı bulup çıkarmak üzere 1960'larda çok meşakkatli bir işe girişilmiş. 

Takdir edilesi bir teknik özen, sistematik yaklaşım ve sabır ile Vasa çıkarılmış; çıkan batığı koruyacak şekilde Wasamuseet binası inşa edilmiş, gemi yıllarca uygun kimyasallarla ıslatılarak korunmuş, heykelleri ve oymaları elden geçirilmiş ve şu an %98 oranında orijinalliğini korur şekilde Wasamuseet'te sergileniyor. Müzeye girdiğiniz anda gördüğünüz şeyle zaten etkileniyorsunuz ama hikayesini öğrenince etkilenmenin ötesinde bir yere geçiyorsunuz.

(Biz hikayenin detaylarını müze içindeki film gösterimine ve rehber turuna katılarak öğrendik, merak edip bakmak isterseniz: https://www.vasamuseet.se/en)




Stockholm'e dair bir miktar araştırma yapınca şehrin müzeler açısından oldukça zengin olduğunu kolaylıkla görüyoruz. Naçizane gezdiğim iki müzenin ikisi de seyahatime güzel tatlar kattı. Bu seferlik dışarıdan görmeyi tercih ettiğim Nordiska Museet (Nordik Müzesi) ve Fotografiska ile methini duyduğum Skansen Açık Hava Müzesi de belki bir sonraki Stockholm planımın parçaları olurlar :)

Biraz da pastane, kafe ve restoranlarda deneyimlediğim İsveç lezzetlerinden bahsederek yazıyı bitireyim. Stockholm'deki mekanlar, sundukları ambiyansın yanı sıra servis ettikleri lezzetlerle de çok iyiler ve bana öyle geldi ki İsveç mutfağında hatırı sayılır bir kültür mevcut.

Öncelikle bir önceki yazıda da adını andığım "fika"yı konuşalım. Fika, İsveçliler'in kahve yanında bir atıştırmalık (kurabiye, çörek vs) tüketme kültürünü tanımlayan bir ifade. Kahve+atıştırmalık alışkanlığını bir keyif molası ve sosyalleşme aracı olarak özellikle kullanıyorlar. Bizim Türk kahvesi+gıybet keyfimize benziyor :)





Fotoğraflarda gördüğünüz çörekler ayrıca meşhur, "kanelbullen" diyorlar, çok seviyorlar ve kültürlerinin bir parçası olarak gurur duyuyorlar. Aslında özünde bildiğimiz tarçınlı çörek ama öyle deyince kızıyorlar ve Amerikalılar'ın "cinnamon roll"undan nasıl farklı olduğunu anlatmaya başlıyorlar :) Çörekler sadece tarçınlı değil, başka baharat ve kuru yemişlerle yapılmış alternatifleri de mevcut.

Pastanelerin "kanelbullen" kadar gururla sunduğu bir diğer ürün de prenses pastası ("prinsesstarta") imiş. İsveçliler'in önem verdiği bir pasta ve özel günlerde de hazırlatılıyormuş. Tükettiğimiz diğer pastalara kıyasla çok bir lezzet farkı göremedim ama benim açımdan sorun yok, sonuçta tatlı, buldum mu yerim yani :)




Yemeklere gelecek olursak, İsveç deyince aklımıza ilk olarak IKEA köftesi geldiğini hepimiz biliyoruz :) Bu köfteyi İsveç'te ve üstelik köftesiyle meşhur bir mekanda yiyince durum iyice lezzet patlaması boyutuna ulaşıyormuş. Tabaktaki nara benzeyen şeye ise özellikle değinmek istiyorum, çünkü İsveç mutfağında oldukça önemliymiş. Bu meyve dağ kızılcığı imiş ve yemeklerin yanında sos olarak çokça tüketiliyormuş. Dikkat ederseniz alttaki fotoğrafta peynirlerin üzerine serpiştirilmiş olduğunu da göreceksiniz.





Bu tabağa gelecek olursak, tabakta peynir haricinde gördüğünüz diğer üç tadımlık, farklı şekillerde tatlandırılmış ringa balığı. Ringa balığı hardalla marine edilmiş, tütsülenmiş ya da turşu/salamura yapılmış şekilde İsveç'te bolca tüketiliyormuş. Bana biraz ağır geldi ama tadına bakıp deneyimlemenizi öneririm.




Son olarak, balık seven fakat temizleme ve pişirme konusunda sıkıntısı olan her insanın en büyük kurtarıcısı olan somon! :) Ringa kadar somon da İsveç'in yaygın lezzetlerinden ve gerçekten çok güzel. Biz fırında ya da füme tüketiyoruz fakat burda somonu turta içinde buldum, baya iyiydi :) 

Stockholm'le ve İsveç kültürüyle tanışmam oldukça doğaçlama ve bir o kadar keyifli bir seyahatle oldu. Sanırım bazen çantayı sırta vurup "Gidiyorum!" demek gerekiyor.

Hele ki güzergahta bir adet burunda tüten şahıs olursa "Bekle beni, geliyorum!" demek daha da güzeli :)

1 yorum:

edaee dedi ki...

Nasil da gurmeler gibi gezmisiz okuyunca bir kez daha fark ettim! :))
Evet bazen cantayi sirta vurup "Gidiyorum!" demek gerekiyor hatta belki de "Gidiyoruz!" demek. O zaman Nisan ayi bekle bizi! :))

Yorum Gönder