Blogda kemikleşmesini istediğim yazı serilerinden biri olan tiyatro ile devam edelim diyorum yeni sezona az bir zaman kalmışken. Sağ olayım o kadar kopmuş gitmişim ki yine, 2015-2016 tiyatro sezonunun değerlendirmesini yapmış sanıyordum kendimi. Ama gel gör ki yapmamışım :) Neyse ki kayıtlar yalan söylemiyor.
Bu zamana kadarki kariyerimde beni en çok yoran ve yoğun tutan dönemi geçirdim galiba (umarım bu günleri mumla aramam tabi) ama tiyatro sezonunu yine de es geçmemeye çalıştım. Aslında biraz da ihtiyaç duyduğum için, işten uzak geçirebildiğim zamanların çoğu kendiliğinden tiyatroya ayrıldı, çünkü tiyatroyu gerçekten çok seviyorum ve bana çok iyi geliyor.
Şöyle bir bakınca, izlediğim oyunlarla niteliksel anlamda geçen sezon zirveye oynamışım sanki. O kadar iyi oyunları yakalamışım ki. Mutluluk veriyor. Olur da bu sezon görmek isterseniz diye buradan da paylaşmak istiyorum bu yüzden.
Ama yine de, değinmeden geçmek zor, sezona Devlet Tiyatroları'ndan oyun seçme sıkıntım damgasını vurdu, çünkü birazdan sayacağım oyunlar haricinde DT'de gidebileceğim oyun yoktu, bir çoğunu önceki sezonlarda görmüştüm zaten. Neşet Ertaş'ın hayat hikayesini çok naif şekilde anlatan Neşe'Dert'Aşk, bir şekilde içinde yaşadığımız kıran kırana iş dünyasından sürprizli bir kesit sunan Grönholm Metodu, George Orwell'in mükemmel alegorisini sahneye koyan Hayvan Çiftliği gibileri takdiri fazlasıyla hak eden ve zaten sezonu kapalı gişe geçiren oyunlardı. Nihayet Bitti, hem intihar üzerine tek kişilik bir oyun olması hem de oyuncusunun bedensel engelli olmasıyla ayrı bir yere haizdi. Oyunlardan bazıları ise (Kuaförde Bir Gün, Son Tango, Annemin Son Çılgınlıkları) gidip görmüş olmalık oyunlardı.
İstanbul DT'nin birkaç sezon önce gözüme kestirdiğim (evet, İstanbul'dan bile gözüme oyun kestirebiliyorum) ama göremediğim Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş oyunu Ankara'ya geldiğinde tereddütsüz gittim. Zaten bir hafta boyunca kapalı gişe oynayan oyunu usta ötesi oyuncuları (Musa Uzunlar, Ülkü Duru, İşdar Gökseven) o kadar sempatik ve eğlenceli hale getirmişlerdi ki, kadere çaktığım selamı bile bir kenara bıraktım. Selam dediğim de şu yani, bir şeyin olacağı varsa her türlü oluyor işte; oyuna iki sene önce niyet ettim İstanbul'da göremedim, iki sene sonra kendiliğinden ayağıma geldi ;)
Aynı şekilde, rejisini yaptığı her oyuna iç geçirdiğim Engin Alkan ve Emek Sahnesi de Ankara Tiyatro Festivali kapsamında Küskün Müzikal ile Ankara'ya geldiler. Tabi ki koşa koşa gittim. Carson McCullers'ın Küskün Kahvenin Türküsü öyküsünden uyarlanan oyun, öyküye fazla sadık olmanın etkisiyle epey uzundu ama yine de çok güzeldi. Bu da kadere ikinci selam! :)
Yine bu şekilde uzun süre isteyip de denk gelemediğim bir diğer oyun da Kadınlar Aşklar Şarkılar'dı. Sezon içinde gösterimleri iyiden iyiye seyrelen ve nihayetinde kapanışını yapan oyunun sezon bittikten sonraki bir özel gösterimini yakaladım ve iyi ki dedim, iyi ki görebildim. Woyzeck Masalı'ndan ve Abluka filminden aşina olduğum Ahmet Melih Yılmaz'ı insanın seyrettikçe seyredesi geliyor vallahi. Bir de önümüzdeki sezon Avzer'de izleme fırsatı yakalarsam o da içimde kalmayacak.
Woyzeck Masalı demişken bu seneye yine Tatbikat Sahnesi damgasını vurdu bende. AN-Blink, Çingene Boksör, Antabus ve Hizmetliler olmak üzere dört yeni oyunlarını izledim. Hepsini de beğendim. Antabus'u çok merakla beklemiştim, merakımda da haklıymışım, oyun bir 3.sayfa haberi, her gün görüp dikkat bile etmediklerimizden. Ama Nihal Yalçın'ın sergilediği tek kişilik performans o kadar iyi ki, Afife Tiyatro Ödülleri'nde En Başarılı Kadın Oyuncu ödülünü de aldı. Çingene Boksör'de Burak Sergen'i izlemek ise ayrı bir zevkti. AN-Blink ve Hizmetliler de Erdal Beşikçioğlu'ndan ve Tatbikat Sahnesi'nden beklenen türde farklı ve kaliteli işlerdi. Tatbikat Sahnesi'ni takibe almanızı bir kez daha tavsiye ederim.
Geçen sene Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi oyunuyla izlediğim Sumru Yavrucuk bu sene de kendini evine ve ailesine adamış fakat nihayetinde kabuğunu kırıp özgürlüğünün peşinden giden Shirley karakteriyle karşımızdaydı. Kadın, trans rolü oynadığında da yadırgamak mümkün değil, mazbut ev kadını rolü oynadığında da. Yetenek bu olsa gerek.
Burak Sergen ve Sumru Yavrucuk gibi sahnede izleme şansına eriştiğim için kendimi iyi hissettiğim bir diğer isim de Haldun Dormen'di. Müfettiş oyunu ile ilerleyen yaşına rağmen Haldun Dormen'i sahnede görmek; bunun yanında Öyle Bir Geçer Zaman Ki'de tanıştığımız ve Poyraz Karayel'de iyice bağrımıza bastığımız Tolga Güleç'in televizyonda olduğu kadar tiyatro sahnesinde de pek bir yetenekli olduğuna tanık olmak oldukça iyi bir kazanımdı.
Oyuncularının yeteneği konusunda adını anmadan geçmenin kesinlikle mümkün olmayacağı, pek tadında iki oyundan daha bahsedeceğim: İlki Hakan Gerçek'in performansıyla Van Gogh oyunu, diğeri de Seyyar Sahne'nin Erdem Şenocak ile efsaneleşen oyunu Tehlikeli Oyunlar, ki Van Gogh konusundaki hislerime Amsterdam yazımda, Tehlikeli Oyunlar'ın tiyatral detaylarına Bize Özel Kitap Kulübü yazımda yer vermeye çalışmıştım.
Oyuncularının yeteneği konusunda adını anmadan geçmenin kesinlikle mümkün olmayacağı, pek tadında iki oyundan daha bahsedeceğim: İlki Hakan Gerçek'in performansıyla Van Gogh oyunu, diğeri de Seyyar Sahne'nin Erdem Şenocak ile efsaneleşen oyunu Tehlikeli Oyunlar, ki Van Gogh konusundaki hislerime Amsterdam yazımda, Tehlikeli Oyunlar'ın tiyatral detaylarına Bize Özel Kitap Kulübü yazımda yer vermeye çalışmıştım.
Türk sinemasının ilk kadın film yönetmeni ve ilk kadın yıldızı olarak anılan Cahide Sonku'nun hayatına dair bir müzikal hazırlandığını ve Nilüfer Açıkalın tarafından sahnelendiğini duyduğumda, göz ardı edemeyeceğim bir meraka kapılmıştım. Oyunu izledikten sonra merakım yerini çok da tarifleyemediğim, hüzün gibi bir şeye bıraktı; belki Cahide Sonku'nun kırık dökük hayatı yüzünden belki de Cahide Sonku Müzikali isimli bu anlatının kendisi yüzünden, açıkçası hala bilemiyorum.
Zaman zaman üzerinde düşünmeye devam ettiğim, sezonun bir diğer oyunu da Havada Yüzmek idi. 1920'lerde başlayan hikaye, aileleri ve toplum tarafından unutulmuş iki kadını anlatıyor. Görselliği ve pek çok noktada seyirciyi çarpan ayrıntıları ile farklı bir anlatım biçimi olarak aklımda yer eden oyunu Seçkin Selvi de Milliyet Sanat'ta şu şekilde yorumlamış, merak edene.
Daha önce de belirtmiştim aslında, sanata ve özellikle tiyatroya verdiğim paraya acımam ama sezonun en abesle iştigal ve boşa masraf oyunu Sadri Alışık Tiyatrosu'nun büyük prodüksiyonu Frankenstein'dı. Oyun öncesinde okuduğum röportajlardan edindiğim "3 saat süren makyaj hazırlığı", "dekora harcanan para", "oyunun Londra'da 5 yıl kapalı gişe oynaması ve Türkiye'de ilk kez sahnelenecek olması" gibi detayların hepsi oyun sonrasında oluşan hayalkırıklığının birer parçası oldular.
Ama işte, gidip görmeseydim bilemezdim. Her yaptığımızın ardından "İyi ki!" diyemesek de, yapmadıklarımızdan duyduğumuz pişmanlık daha asap bozucu oluyor. O yüzden, yeni tiyatro sezonunda gidip göreceğimiz, umuyorum ki çoğunlukla da seveceğimiz oyunumuz bol olsun. :)
Ama işte, gidip görmeseydim bilemezdim. Her yaptığımızın ardından "İyi ki!" diyemesek de, yapmadıklarımızdan duyduğumuz pişmanlık daha asap bozucu oluyor. O yüzden, yeni tiyatro sezonunda gidip göreceğimiz, umuyorum ki çoğunlukla da seveceğimiz oyunumuz bol olsun. :)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder