Küçük denemeyecek ama yeterince gelişmiş olduğunu da iddia edemeyeceğim bir sahil ilçesinde büyüdüm ben, on sekiz yaşıma kadar da orada
yaşadım. Sonra Odtü’ye geldim ve beş sene boyunca Ankara’dan ziyade Odtü’de yaşadım.
Standardı yüksek bir öğrenci yurdunda kalmış olsam da yurt hayatı hiçbir
şekilde ev hayatına, hele ki aile hayatına benzemedi. Benzeyemezdi.
Yurtta kalırken ev hayatını özlediğim zamanlar oluyordu elbet ama eve
çıkmak gibi bir hevesim de pek olmadı. Odtü gibi bir yerde okurken bir de ev
meseleleriyle uğraşmak, kaos halindeki meşhur öğrenci evlerine adım bile atmaya
tahammül edemeyen ben için fazlasıyla uğraştırıcı ve can bezdirici olurdu
çünkü. Hem kampüste yaşıyor olmak yeterince büyük bir keyifti benim için,
sonuna kadar yaşamak istediğim bir keyifti.
Beş senenin sonunda Odtü’den çıkıp Ankara’da yaşamaya
başladım (Bu nasıl bir cümle diyenlerin ihtiyaç
duyduğu açıklama bir başka yazının konusu olsun) ve “Ankaralı” sıfatıyla
üçüncü senemin içindeyim şimdi. Kızdığım tarafları olsa da yine de sevdiğim bir
muhitte kardeşimle yaşıyorum. Yani ev hayatı tamam, aile hayatının da eh işte
yarısı. Diğer yarımız hala o sahil ilçesinde çünkü...
Bu yazının amacı da o diğer yarı aslında. Ev hayatı neyse de
aile hayatı, uzağında kaldığınızda gerçekten canınıza okuyan bir şey. Yalnız
yaşamak zor çünkü. En teferruat işlerden en ciddi meselelere kadar tek başınıza
halletmek zorundasınız her şeyi. Her yere kendiniz koşmak durumundasınız. Akşamları
işten ya da okuldan döndüğünüzde kapıyı açan, sofrayı hazır eden yoktur mesela.
Yorgunluktan bitmiş haldeyken gülümseyerek bir fincan köpüklü Türk kahvesi uzatanınız da olmaz, kalkar kendiniz yaparsanız içersiniz. Yıkanacak, ütülenecek, söküğü dikilecek çamaşırlarınız siz elinize alana kadar
kenarda beklemeye devam eder. Şımarma, sığınma lüksünüz sözkonusu bile değildir.
Hasta olunca bir yandan öksürüp bir yandan çorba pişirmeye çalışırsınız. Ya da
başınıza daha kötü, daha can sıkıcı bir şey geldiyse sineye çeker ve yine
kendiniz üstesinden gelirsiniz. Belki daha sonra, olay soğuduğunda,
sakinleştiğinizde söylersiniz bilmesi gerekenlere; ama o an değil, daha sonra,
mutlaka daha sonra, siz her şeyi hallettikten sonra.
Yanlış anlaşılmasını istemem, bu bir serzeniş değil, olamaz
da. Çünkü nerde olurlarsa olsunlar her zaman destekçinizdirler, her zaman
arkanızdadırlar, sizi çok sever ve çok önemserler. Ama yanınızda olamazlar. Siz
de onların yanında olamazsınız. Birinin kolu kırılır, sizin nerdeyse alçı
çıkarılacağı zaman haberiniz olur. Ya da tanıdık biri ölmüştür, üzülmeyesiniz
diye size söylemezler, öğrendiğinizde adamcağızın kırkı çıkmıştır çoktan. Bahçedeki
çiçeklerin en güzel zamanlarını hep kaçırırsınız, meyvelerini önceden hep sizin
topladığınız ağaçları artık senede bir ancak görürsünüz.
Yanlış anlaşılmasını istemem, bu bir serzeniş değil, olamaz
da. Sadece acı bir gerçek. Bazen -şu an gibi- insanın üstüne üstüne gelen,
bazen de düşünmeden kanıksanan ve hayatın akışında yolunu bulan bir gerçek.
Bazen de kulağa hoş gelen tarafları vardır ama yalnız
yaşamanın. Karışan eden olmaz mesela, kafanıza göre takılırsınız. İstediğiniz
yere gider, istediğiniz gibi yaşarsınız. Yalnız alışveriş yapmaya, yalnız yemek
yemeye, yalnız gezmeye de alışırsınız; istediğiniz zaman, istediğiniz şekilde. Tabi
bazen komik sonuçları da olur bu alışkanlıkların; mağazada bakınırken bir şey
beğenirsiniz, alır çıkarsınız ve yanınızdaki anneniz şaşkın bakışlarla “Bana da
fikrimi sorsaydın söyleyebilirdim” der. Ya da bir akşam hep beraber yemek
yerken, aslında özlediğiniz bir yemek sofrasındayken, tek başınıza yediğiniz
yemeklerin alışkanlığıyla, kimseyle konuşmadan bir yandan televizyona bakıp bir
yandan hızlıca yemeğinizi bitirebilirsiniz. Alışkanlık kötü bir şey. Ve insan
maalesef her şeye alışıyor.
Her şey tercih ve alışkanlık meselesi aslında. O yüzden
yanlış anlaşılmasını istemem, bu bir serzeniş değil, olamaz da. Sadece bünyemin
arada bir maruz kaldığı benim-burda-ne-işim-var
hezeyanından bir kuple. Aynı zamanda acı bir gerçek ama, esgeçilsin
istemem. Yalnız yaşamak zordur çünkü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder