Sayfalar

Pazartesi, Temmuz 02, 2012

Tatil Notları # 4: Kapadokya

Senelerdir gidip göremediğim ve bu yüzden sürekli hayıflandığım bir yerdeydim geçenlerde. Ülkemizin en büyüleyici kırsal coğrafyalarından birinde, Güzel Atlar Ülkesi’nde. Yani Persçe’den miras kalan ismi bu anlama gelen Kapadokya’da.

Kapadokya, hepimize seneler önce coğrafya derslerinde öğretildiği üzere, çevresindeki volkanik dağların faaliyetleri sonucu bölgeyi farklı sertlikte “tüf” tabakalarının kaplaması ve bu tabakaların zamanla yağmur, rüzgar gibi doğal etkenlerle aşınması ile oluşmuş. Yani oldukça doğal ve bilimsel olarak açıklanabilen bir sürecin ürünü. Bölgede oluşumunu tamamlamış yapılar kadar oluşumu devam edenleri görmek de mümkün; şekillenme süreci gözümüzün önünde devam etmekte. Ama yine de o kadar değişik, o kadar büyüleyici manzaralar karşılıyor ki insanı, akılda ne bilimsel açıklama kalıyor ne başka bir şey. “Peri Bacaları” isminin gördüğü oluşumlara ne kadar da yakıştığını düşünebiliyor insan sadece.

Bölge, coğrafi süreç kadar tarihsel süreçten de nasibini almış zamanında. Hitit, Asur, Frig, Pers, Roma, Selçuklu, Osmanlı etkileri ve izleri bilinmekte ve anlatılmakta. Bunlar içinde belki de en güçlü izler, milattan sonraki ilk yüzyıllarda (Roma İmparatorluğu’nun gücünün hissedildiği dönemde) bölgeye gelen Hristiyanlar’a ait. Kayalara oydukları mağaralara sığınıp yaşamlarını sürdürürlerken bir yandan da Hristiyanlığı öğretmek ve yaymak için faaliyette bulunduklarını Zelve ve Göreme Açık Hava Müzeleri’ni gezince gördüklerimizden anlayabiliyoruz. Günlük yaşam için gerekli mutfak, yemekhane, yatak, havalandırma gibi öğelerin yanı sıra oydukları kiliseleri, çizdikleri haçları, işledikleri freskleri görmek mümkün. Hem imparatorluğun baskılarından korunmak hem de inzivaya çekilerek sadece Hristiyanlık öğretileriyle meşgul olmak isteğine bölge coğrafyası da bulunabilecek en iyi imkanları sunmuş anlaşılan o ki.

Ankara çıkışlı rotamızda, Tuz Gölü ve Ağzıkarahan Kervansarayı (Selçuklu dönemine ait bir kervansaray, restorasyon çalışmaları devam ediyor) molalarının ardından Kapadokya’daki ilk durağımız Avanos oldu. Burada bir yeraltı restoranında yemek yedikten sonra Paşabağı ve Zelve Açık Hava Müzesi’ndeki oluşumları gezdik. Eskiden Rahipler Vadisi diye de bilinen Paşabağı, geniş yelpazede pek çok Peri Bacası’nın görülebildiği bir alan. Oldukça estetik bir ören yeri. Zelve Açık Hava Müzesi, yukarıda da bahsettiğim gibi, Hristiyan rahiplerin yaşadıkları, ibadet ettikleri ve dinlerini öğrettikleri yerlerden biri olan Zelve Vadisi’nin Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından ziyarete sunulduğu bölüm. Merdivenlerle desteklenen inişli çıkışlı bir rotayı tamamlayarak başladığınız yere dönebilir; böylelikle yüzyıllar önce yaşamış insanların doğanın da yardımıyla oydukları kayalarda uyudukları, yemek yedikleri, ibadet ettikleri, tanrıya hediyeler sundukları, ölen insanlarını gömdükleri yerleri görmenin verdiği hafif ürpertiyle müzeyi terk edersiniz.

Paşabağı

 
Zelve Açık Hava Müzesi

 Zelve Açık Hava Müzesi 
 
Avanos’tan sonraki durağımız Ürgüp. Ürgüp’te görülmesi gereken yerlerin başında Üç Güzeller ve Temenni Tepesi geliyor. “Üç Güzeller” olarak bilinen Peri Bacaları Kapadokya’nın en büyükleri olarak biliniyor. Temenni Tepesi de kumda kahvenizi içerken Ürgüp’ü kuşbakışı seyredebileceğiniz bir tepe. Kapadokya bölgesindeki diğer yerleşim alanları gibi Ürgüp de günlük hayatı doğal yaşam koşullarıyla harmanlamış. Şehrin mimarisi, binaların yapısı doğanın sunduklarına uyumlu şekilde oluşturulmuş. Hatta kayaları oyarak inşa ettikleri evlerde yaşayan ve bu evlere kapı numaralarına varıncaya değin her şeyi sağlayanlar var. Bu konsepte uygun yapılmış otel/pansiyonlarda da konaklanabilir, dışarının kavurucu sıcağına tamamen tezat biçimde üşütecek denli serin yerler buralar.

  Üç Güzeller

Yeri gelmişken yeraltı restoranları ve çarşılarından da söz edelim. İlk öğle yemeğimizi yediğimiz yeraltı restoranı Avanos’taydı; yeraltı çarşılarını da birazdan bahsedeceğim Uçhisar’da görme şansımız oldu. Uğradığımız bir çömlek atölyesi de yeraltındaydı ve bu yeraltı mevzuu biraz tercih çokça mecburiyet olsa gerek; bölgede oldukça yaygın. Buralar da oldukça serin mekanlar, fakat kapalı alanlar size çok da iyi gelmiyorsa buraları tercih etmemeniz gerekiyor. Ben bu duyguyu Kaymaklı’da gezdiğimiz yeraltı şehrinde yaşadım ama buna daha sonra geleceğim.

Ürgüp’te akşamı yakın mesafe kasabası Sinasos'u, Asmalı Konak’ı ve Turasan Şarap Fabrikası’nı ziyaret ederek karşıladık. Sinasos, şimdiki adıyla Mustafapaşa; yürüyerek rahatlıkla gezebileceğiniz, mağara kiliselerinden ziyade bina şeklinde konuşlanmış manastır ve kiliseler görebileceğiniz bir kasaba. Asmalı Konak'sa bildiğimiz Asmalı Konak :) Açıkçası Asmalı Konak ilgimi pek de cezbetmiyordu çünkü dizisini hiç izlememiştim ama hem bir Asmalı Konak fanatiği sevgili dostum Eda’nın kulaklarını çınlatmak hem de tipik bir Kapadokya konağı görmek iyi bir fikirdi :) Turasan Şarap Fabrikası’nda biraz aceleye getirmek suretiyle de olsa birkaç şarap denedik ve bölgenin bu ünlü şaraplarından almadan dönmedik.

Ertesi gün Ürgüp’ten ayrıldığımızda ilk durağımız Göreme Açık Hava Müzesi’ydi. Günlük yaşam alanları Zelve’dekilerden biraz daha gelişmiş duran bu müzede kilise/manastır kalıntıları çok daha belirgin ve çarpıcı. Freskler çok daha iyi durumda ama yine de insan daha iyisi olabilirdi demeden edemiyor. Yıpranmalar, aşınmalar, Sümela Manastırı’nda da karşılaştığım tarihi eser kaçakçılığı izleri burada da kendini belli ediyor (Fresklerde özellikle Hz. İsa’nın yüzünün çıkarılıp götürülmüş olması vs).

 Göreme Açık Hava Müzesi

  
Göreme Açık Hava Müzesi
 
Göreme Açık Hava Müzesi insanı gerçekten büyülüyor. Özellikle Karanlık Kilise denen bir yer var ki, burada Müzekart geçerli olmadığı için kişi başı 8 lira ekstra ücret verilmesi gerekiyor. Ne vardır ki içeride, girsek mi girmesek mi derken, kararsızlığı bir yana bırakıp buraya kadar gelmişiz diyoruz. Ve belki de bu gezinin en unutulmayacak ziyaretini yapıyoruz. Karanlık Kilise’nin duvarları ve tavanı o kadar güzel fresklerle dolu ve bunlar o kadar iyi korunmuş ki; az önceki tereddütümüz tamamen uçup gidiyor aklımızdan. Fresklerde çoğunlukla bildiğimiz sahneler (Meryem'e gelen müjde, Hz. İsa'nın doğumu, üç müneccimin tapınması, son akşam yemeği, ihanet, çarmıhtaki İsa vb) ve çeşitli azizlere ait tasvirler mevcut; aslına bakarsanız Kapadokya'daki diğer kiliselerde olduğu gibi. Ama diğer hiçbir kilisede bu denli iyi korunmuş ve bu kadar canlı renklere haiz fresklere rastlamamıştık. Kiliseye adını veren karanlık ortamın da etkisiyle olsa gerek, yüzyıllardır bu şekilde kalabilmiş bu ortamı görmeden dönmeyin derim.

1985'ten bu yana Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Göreme Açık Hava Müzesi'ni ardımızda bırakıp yolumuza devam ederken, karşımızda devasa bir hisar ve eteklerinde konuşlanmış bir yerleşim yeri buluveriyoruz. Meğerse kalesiyle ünlü Uçhisar'a gelmişiz. Bölgenin en yüksek noktası olan kaleye tırmanarak tüm bölgeyi ayaklarımızın altında seyrediyoruz, ama biraz yükseklik korkusu da yok değil bünyede :) Kaleden bir nefeste inip yeraltı çarşılarına da göz gezdirdikten sonra yol bizi Güvercinlik Vadisi'ne, oradan da Ortahisar'a götürüyor. Ortahisar'daki öğle yemeğinin ardından kendimizi Kaymaklı Yeraltı Şehri'nde buluyoruz. Tepelerden yerin altına tabiri caizse bodoslama bir dalış, öyle ki daracık tünellerden sürüne sürüne geçerken, benim gibi 1.60 boyunda bir insanın bile kafasını çarptığı alçak tavanlı odalarda bakınırken bir noktadan sonra kendimi "Allahım mezara nasıl gircez, mezara nasıl gircez" derken buldum. Evet, Kaymaklı Yeraltı Şehri hiç bana göre değildi!

Uçhisar Kalesi'nden bölgeye bakış

Uçhisar Kalesi ve Güvercinlik Vadisi
Zamanında, olası düşman saldırılarından korunabilmek amacıyla inşa edilen bu yeraltı şehirleri çok katlı ve fazlasıyla teferruat düşünülerek yapılmış. Vadilerdeki mağaralarda gördüğümüz gibi, hem günlük yaşam hem ibadet için gerekli her şey bu yeraltı şehirlerinde de düşünülmüş. Üstüne, saldırılardan korunma amaçlı tedbirler de alınmış. Bunlardan biri de düşmanın şehre girişini önlemek için kaçarken arkadan kapı niyetine kapatılan kocaman taşlar.

  
Kaymaklı Yeraltı Şehri

Ihlara Vadisi

Kaymaklı Yeraltı Şehri'nden çıktığımda aldığım derin nefesler aklımı başıma yeterince getirmemiş olmalı ki Bu geziyi Ihlara Vadisi ile taçlandırmadan olmaz diye düşündük. Vadi Başı gişesinden girdiğimiz vadide Melendiz Çayı boyunca ilerleyip Belisırma gişesinden çıkış yaptık ve yaklaşık 4 km'lik yol boyunca yanı başımızdaki çayın akışı, kuş sesleri, tepelerdeki kilise ve güvercinlik kalıntıları eşliğinde sanki birden bambaşka bir dünyaya ait olmuşuz ve bunu hiç yadırgamıyormuşuz gibi yürüdük. Güzeldi. Gerçekten güzeldi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder