Senelerdir
gidip göremediğim ve bu yüzden sürekli hayıflandığım bir yerdeydim geçenlerde.
Ülkemizin en büyüleyici kırsal coğrafyalarından birinde, Güzel Atlar
Ülkesi’nde. Yani Persçe’den miras kalan ismi bu anlama gelen Kapadokya’da.
Kapadokya,
hepimize seneler önce coğrafya derslerinde öğretildiği üzere, çevresindeki
volkanik dağların faaliyetleri sonucu bölgeyi farklı sertlikte “tüf”
tabakalarının kaplaması ve bu tabakaların zamanla yağmur, rüzgar gibi doğal
etkenlerle aşınması ile oluşmuş. Yani oldukça doğal ve bilimsel olarak
açıklanabilen bir sürecin ürünü. Bölgede oluşumunu tamamlamış yapılar kadar
oluşumu devam edenleri görmek de mümkün; şekillenme süreci gözümüzün
önünde devam etmekte. Ama yine de o kadar değişik, o kadar büyüleyici manzaralar
karşılıyor ki insanı, akılda ne bilimsel açıklama kalıyor ne başka bir şey.
“Peri Bacaları” isminin gördüğü oluşumlara ne kadar da yakıştığını
düşünebiliyor insan sadece.
Bölge,
coğrafi süreç kadar tarihsel süreçten de nasibini almış zamanında. Hitit, Asur,
Frig, Pers, Roma, Selçuklu, Osmanlı etkileri ve izleri bilinmekte ve
anlatılmakta. Bunlar içinde belki de en güçlü izler, milattan sonraki ilk
yüzyıllarda (Roma İmparatorluğu’nun gücünün hissedildiği dönemde) bölgeye gelen
Hristiyanlar’a ait. Kayalara oydukları mağaralara sığınıp yaşamlarını
sürdürürlerken bir yandan da Hristiyanlığı öğretmek ve yaymak için faaliyette
bulunduklarını Zelve ve Göreme Açık Hava Müzeleri’ni gezince gördüklerimizden
anlayabiliyoruz. Günlük yaşam için gerekli mutfak, yemekhane, yatak,
havalandırma gibi öğelerin yanı sıra oydukları kiliseleri, çizdikleri haçları,
işledikleri freskleri görmek mümkün. Hem imparatorluğun baskılarından korunmak
hem de inzivaya çekilerek sadece Hristiyanlık öğretileriyle meşgul olmak
isteğine bölge coğrafyası da bulunabilecek en iyi imkanları sunmuş anlaşılan o
ki.
Ankara
çıkışlı rotamızda, Tuz Gölü ve Ağzıkarahan Kervansarayı (Selçuklu dönemine ait bir kervansaray, restorasyon çalışmaları devam
ediyor) molalarının ardından Kapadokya’daki ilk durağımız Avanos oldu.
Burada bir yeraltı restoranında yemek yedikten sonra Paşabağı ve Zelve Açık
Hava Müzesi’ndeki oluşumları gezdik. Eskiden Rahipler Vadisi diye de bilinen
Paşabağı, geniş yelpazede pek çok Peri Bacası’nın görülebildiği bir alan.
Oldukça estetik bir ören yeri. Zelve Açık Hava Müzesi, yukarıda da bahsettiğim
gibi, Hristiyan rahiplerin yaşadıkları, ibadet ettikleri ve dinlerini
öğrettikleri yerlerden biri olan Zelve Vadisi’nin Müzeler Genel Müdürlüğü
tarafından ziyarete sunulduğu bölüm. Merdivenlerle desteklenen inişli çıkışlı
bir rotayı tamamlayarak başladığınız yere dönebilir; böylelikle yüzyıllar önce
yaşamış insanların doğanın da yardımıyla oydukları kayalarda uyudukları, yemek
yedikleri, ibadet ettikleri, tanrıya hediyeler sundukları, ölen insanlarını gömdükleri
yerleri görmenin verdiği hafif ürpertiyle müzeyi terk edersiniz.
Paşabağı
Zelve Açık Hava Müzesi
Zelve Açık Hava Müzesi
Avanos’tan
sonraki durağımız Ürgüp. Ürgüp’te görülmesi gereken yerlerin başında Üç
Güzeller ve Temenni Tepesi geliyor. “Üç Güzeller” olarak bilinen Peri Bacaları
Kapadokya’nın en büyükleri olarak biliniyor. Temenni Tepesi de kumda kahvenizi
içerken Ürgüp’ü kuşbakışı seyredebileceğiniz bir tepe. Kapadokya bölgesindeki
diğer yerleşim alanları gibi Ürgüp de günlük hayatı doğal yaşam koşullarıyla
harmanlamış. Şehrin mimarisi, binaların yapısı doğanın sunduklarına uyumlu
şekilde oluşturulmuş. Hatta kayaları oyarak inşa ettikleri evlerde yaşayan ve
bu evlere kapı numaralarına varıncaya değin her şeyi sağlayanlar var. Bu
konsepte uygun yapılmış otel/pansiyonlarda da konaklanabilir, dışarının kavurucu
sıcağına tamamen tezat biçimde üşütecek denli serin yerler buralar.
Üç Güzeller
Yeri
gelmişken yeraltı restoranları ve çarşılarından da söz edelim. İlk öğle
yemeğimizi yediğimiz yeraltı restoranı Avanos’taydı; yeraltı çarşılarını da
birazdan bahsedeceğim Uçhisar’da görme şansımız oldu. Uğradığımız bir çömlek
atölyesi de yeraltındaydı ve bu yeraltı mevzuu biraz tercih çokça mecburiyet
olsa gerek; bölgede oldukça yaygın. Buralar da oldukça serin mekanlar, fakat
kapalı alanlar size çok da iyi gelmiyorsa buraları tercih etmemeniz gerekiyor.
Ben bu duyguyu Kaymaklı’da gezdiğimiz yeraltı şehrinde yaşadım ama buna daha
sonra geleceğim.
Ürgüp’te
akşamı yakın mesafe kasabası Sinasos'u, Asmalı Konak’ı ve Turasan Şarap
Fabrikası’nı ziyaret ederek karşıladık. Sinasos, şimdiki adıyla Mustafapaşa;
yürüyerek rahatlıkla gezebileceğiniz, mağara kiliselerinden ziyade bina şeklinde
konuşlanmış manastır ve kiliseler görebileceğiniz bir kasaba. Asmalı Konak'sa
bildiğimiz Asmalı Konak :) Açıkçası Asmalı Konak ilgimi pek de cezbetmiyordu
çünkü dizisini hiç izlememiştim ama hem bir Asmalı Konak fanatiği sevgili
dostum Eda’nın kulaklarını çınlatmak hem de tipik bir Kapadokya konağı görmek
iyi bir fikirdi :)
Turasan Şarap Fabrikası’nda biraz aceleye getirmek suretiyle de olsa birkaç
şarap denedik ve bölgenin bu ünlü şaraplarından almadan dönmedik.
Ertesi
gün Ürgüp’ten ayrıldığımızda ilk durağımız Göreme Açık Hava Müzesi’ydi. Günlük
yaşam alanları Zelve’dekilerden biraz daha gelişmiş duran bu müzede
kilise/manastır kalıntıları çok daha belirgin ve çarpıcı. Freskler çok daha iyi
durumda ama yine de insan daha iyisi olabilirdi demeden edemiyor. Yıpranmalar,
aşınmalar, Sümela Manastırı’nda da karşılaştığım tarihi eser kaçakçılığı izleri
burada da kendini belli ediyor (Fresklerde özellikle Hz. İsa’nın yüzünün
çıkarılıp götürülmüş olması vs).
Göreme Açık Hava Müzesi
Göreme Açık Hava Müzesi
Göreme
Açık Hava Müzesi insanı gerçekten büyülüyor. Özellikle Karanlık Kilise denen
bir yer var ki, burada Müzekart geçerli olmadığı için kişi başı 8 lira ekstra
ücret verilmesi gerekiyor. Ne vardır ki içeride, girsek mi girmesek mi derken,
kararsızlığı bir yana bırakıp buraya kadar gelmişiz diyoruz. Ve belki de bu
gezinin en unutulmayacak ziyaretini yapıyoruz. Karanlık Kilise’nin duvarları ve
tavanı o kadar güzel fresklerle dolu ve bunlar o kadar iyi korunmuş ki; az
önceki tereddütümüz tamamen uçup gidiyor aklımızdan. Fresklerde çoğunlukla
bildiğimiz sahneler (Meryem'e gelen müjde, Hz. İsa'nın doğumu, üç müneccimin
tapınması, son akşam yemeği, ihanet, çarmıhtaki İsa vb) ve çeşitli azizlere ait
tasvirler mevcut; aslına bakarsanız Kapadokya'daki diğer kiliselerde olduğu
gibi. Ama diğer hiçbir kilisede bu denli iyi korunmuş ve bu kadar canlı
renklere haiz fresklere rastlamamıştık. Kiliseye adını veren karanlık ortamın
da etkisiyle olsa gerek, yüzyıllardır bu şekilde kalabilmiş bu ortamı görmeden
dönmeyin derim.
1985'ten
bu yana Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Göreme Açık Hava Müzesi'ni
ardımızda bırakıp yolumuza devam ederken, karşımızda devasa bir hisar ve
eteklerinde konuşlanmış bir yerleşim yeri buluveriyoruz. Meğerse kalesiyle ünlü
Uçhisar'a gelmişiz. Bölgenin en yüksek noktası olan kaleye tırmanarak tüm
bölgeyi ayaklarımızın altında seyrediyoruz, ama biraz yükseklik korkusu da yok
değil bünyede :) Kaleden bir nefeste inip yeraltı çarşılarına da göz
gezdirdikten sonra yol bizi Güvercinlik Vadisi'ne, oradan da Ortahisar'a
götürüyor. Ortahisar'daki öğle yemeğinin ardından kendimizi Kaymaklı Yeraltı
Şehri'nde buluyoruz. Tepelerden yerin altına tabiri caizse bodoslama bir dalış,
öyle ki daracık tünellerden sürüne sürüne geçerken, benim gibi 1.60 boyunda bir
insanın bile kafasını çarptığı alçak tavanlı odalarda bakınırken bir noktadan
sonra kendimi "Allahım mezara nasıl
gircez, mezara nasıl gircez" derken buldum. Evet, Kaymaklı Yeraltı
Şehri hiç bana göre değildi!
Uçhisar Kalesi'nden bölgeye bakış
Uçhisar Kalesi ve Güvercinlik Vadisi
Zamanında,
olası düşman saldırılarından korunabilmek amacıyla inşa edilen bu yeraltı
şehirleri çok katlı ve fazlasıyla teferruat düşünülerek yapılmış. Vadilerdeki mağaralarda
gördüğümüz gibi, hem günlük yaşam hem ibadet için gerekli her şey bu yeraltı
şehirlerinde de düşünülmüş. Üstüne, saldırılardan korunma amaçlı tedbirler de
alınmış. Bunlardan biri de düşmanın şehre girişini önlemek için kaçarken
arkadan kapı niyetine kapatılan kocaman taşlar.
Kaymaklı Yeraltı Şehri
Ihlara Vadisi
Kaymaklı Yeraltı Şehri'nden çıktığımda aldığım derin
nefesler aklımı başıma yeterince getirmemiş olmalı ki Bu geziyi Ihlara Vadisi ile taçlandırmadan olmaz diye düşündük. Vadi
Başı gişesinden girdiğimiz vadide Melendiz Çayı boyunca ilerleyip Belisırma
gişesinden çıkış yaptık ve yaklaşık 4 km'lik yol boyunca yanı başımızdaki çayın
akışı, kuş sesleri, tepelerdeki kilise ve güvercinlik kalıntıları eşliğinde
sanki birden bambaşka bir dünyaya ait olmuşuz ve bunu hiç yadırgamıyormuşuz
gibi yürüdük. Güzeldi. Gerçekten güzeldi.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder