Eskilerden bir romantik komedi filmi izledim geçenlerde. Eski dediğim, 12-13 senelik bir yapım. Romantik komedi filmlerinin geçmişine şöyle bir göz atınca 1950lerden bile film bulmak mümkün ama 2000lerde yaşanan patlama ve artık elini sallayınca romantik komediye çarpıyor olmasından mütevellit, izlediğim filme eski demeyi tercih ediyorum. Aslında pek hazzetmem romantik komedilerden. Pembelikleri toz kıvamından ziyade rahatsız edici yoğunlukta gelir bana. Ama bazen, kafamdaki düşüncelerin içerde icra etmekte oldukları dans beni takip konusunda çok zorladığında, “hafif” bir akşam geçirmek adına bir romantik komedi seçer izlerim. Film bitince de dudağımın kenarında çarpık ve küçümser bir gülümseme ile filmi bilgisayarımdan siler, bilgisayarı kapatır, gider yatarım. (Bu kadar da acımasızım!)
Ama bu sefer romantik komedi rutinim sekteye uğradı ve seçimim beni tabiri caizse ters köşeye yatırdı, öyle ki silemedim filmi bilgisayarımdan! Bilgisayarı kapatıp gidip yatamadım! :D Yani yattım da kafamda filmin bıraktığı iz ve düşüncelerle. Aslında filmin sonu daha farklı bitseydi çok daha fazla etkilenirdim; bitime 5-10 dakika kala son benim tahmin ettiğim gibi olacak sanıp yüreğimin kabardığını, gözbebeklerimin büyüdüğünü bile hissettim. Benim beklediğimden farklı bittiği için sondan o kadar etkilenmedim ama filmin konusu beni üzerinde düşünmeye sevk etti.
Zira bu konu zaman zaman üzerinde düşündüğüm ama “Düşün düşün, … işin” mertebesinden öteye geçmeyi henüz başaramadığım bir konudur:
Zira bu konu zaman zaman üzerinde düşündüğüm ama “Düşün düşün, … işin” mertebesinden öteye geçmeyi henüz başaramadığım bir konudur:
Hayat tesadüflerden ibaret midir? Yoksa tesadüf diye bir şey hiç var olmamış mıdır? Kader nedir? Yaptığımız seçimler tüm bu cümbüşün neresindedir? Biz onları başrol oyuncusu zannederken aslında seçimlerimiz sadece birer figüran, hayatımızı kendi kontrolümüzde sanarak kendimizi avutmamıza yarayan birer oyuncak mıdır?
Bu konu insandan insana, inanıştan inanışa, hatta aynı inanışa sahip aynı insanın yaşadığı olaydan olaya değişebilen, farklı yorumlanabilen bir konu. Benim açımdan ise aşağı yukarı şöyle: Ben tesadüflerle başı dertte olan bir insanım. Tesadüflere inanırım, her tesadüften bir anlam çıkarırım, çıkardığım bütün anlamlar senelerdir elimde patlıyor olsa da ben de bıkmadan usanmadan senelerdir yaparım bunu. “Beni bu güzel havalar mahvetti” der ya şair*, beni de bu tesadüfler mahvetti. Güzel tesadüflerin çok büyük mutluluk kaynağı olduğunu düşünürüm, kimi tesadüflerin de bir o kadar can yakıcı olabileceğini…
Yaptığımız seçimlerin de başımıza gelen tesadüflerden beslendiğine inanıyorum. Yaşanan tesadüf hayatımızın akışını öyle ya da böyle etkilediği ve bir ölçüde değiştirdiği için, seçimlerimiz de ona göre şekilleniyor bence. Kader ise eninde sonunda çıkacağımız anayolun ta kendisi ve tesadüfler, seçimler, diğer başka etkenler eninde sonunda bizi anayola çıkartan ama anayola çıkıncaya kadar tüm farklılıklarını önümüze seren arayollar bana göre.
Benim arayollar diye tabir ettiğim duruma daha fiyakalı bir isimle “paralel evrenler” diyorlar. Çok anladığımı iddia edemem ama güzel bir tanımlama yine de. Kabaca diyebilirim ki başına şu gelirse şunları yaşarsın, bu gelirse bunları yaşarsın, yaşama olasılığın olan bu hayat dilimlerinin her biri birer paralel evrendir. Ama paralel evrenleri her zaman ve her durumda böylesine rahatlıkla ve bilinçli şekilde analiz etmek mümkün değil, zaten işin koptuğu nokta da burası. İnsan başına ne geleceğini bilmeden yaşıyor ve en fazla yapabildiği şey; tesadüf, daha önceki seçimlerinin sonuçları vesaire ile sürüklendiği yerlerde elinden geldiğince kendine doğru gelen seçimleri yapmak. Yeniden sonuçları yaşamak, yeniden sürüklenmek, yeniden seçim yapmak. Kaderine doğru yol almak. Ama tek bir evreni görerek yaşayarak, diğer paralel evrenlerden hiç haberdar olamadan.
İşte izlediğim film çok küçük bir tesadüf ile hayatı farklı yönde akmaya başlayan bir kadının o tesadüf sonucu yaşadıklarını anlatırken, aynı zamanda o tesadüf gerçekleşmeseydi ne yaşayacaktı onu da anlatan çok iyi bir kurguya sahip. Bu iki paralel evren arasında çok güzel geçişler yapılmış ve tek bir evrene hapsolarak yaşayan bizler için aynı anda her iki olasılığın gözler önüne serilmesi bence oldukça çarpıcı. Filmin sonu ise yukarıda anlatmaya çalıştığım düşüncemi doğrular nitelikteydi; arayollar ne kadar farklı olursa olsun hep aynı anayola, kaderimize, çıkıyorlar. Film bu şekilde mutlu bir sona ermiş oldu ama yineliyorum ki düşünceme karşıt bir düşünceye dayanan bir son görseydim daha çok etkilenirdim. Mutlu sonlarla bir derdim yoktur (tamam biraz arıza olabilirim ama o kadar da hasta ruhlu değilim) ama yine de bu konuda aklımın erdiğinden daha aykırısı yüzüme çarptırılsa hayrıma olacağı hissinden kurtulamıyorum.
Bahsi geçen filmin adını vermiyorum, merak ettiyseniz bulursunuz nasılsa. Yeterince ipucu verdim zaten :)
* Orhan Veli, Güzel Havalar
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder