Tek başıma yaptığım ilk yurtdışı seyahati olması ve istikametin ucunda sevgili Eda'nın varlığı sebebiyle, heyecanı ve keyfi, aradan geçen 3 yıla rağmen bir başka olsa da, toparlayıp yayınlayamadığım İngiltere notlarımın boynu bükük. Yine de bu konuda kendimi üzmemeye çalışıyorum çünkü inanıyorum ki her şeyin bir sebebi var. O notlar yayınlanamadıysa üzerine yeni şeyler eklenerek yayınlanacak diyorum, çünkü İngiltere sayfasının henüz bizim için kapanmadığını hissediyorum :)
İngiltere sayfasını "şimdilik" kapatan sevgili kızçenin peşinde bu seferki istikametim İsveç oldu. Yaza düşündüğüm planlar, cazip bir bilet kampanyasıyla karşılaşınca benden beklenmeyecek bir doğaçlamaya dönüşüverdi. Ama çok da iyi oldu!
Öncelikle, üç anahtar kelimeyle özetlemem gerekirse, Stockholm için diyebilirim ki: soğuk, pahalı fakat karizmatik. Kasım başında gitmek soğuğu göze almak demekti elbette, fakat üzerimdeki giysilerle RoboCop'a döndüğüm halde benim için yine de soğuktu. Ben döndükten üç gün sonra da ortalığı kar bürümüş zaten. Bir de diyorlar ki Stockholm İsveç'in ılıman bölgesinde, varın ötesini siz düşünün :)
Pahalılık diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi kur farkından kaynaklanmıyor aslında çünkü İsveç'te Euro değil Kron kullanılıyor, fakat şehir genel olarak pahalı. Örneğin kahve+atıştırmalık (ki bu konsept için "fika" diye bir kelimeleri var, ona ayrıca geleceğiz) 45 TL, tek yön bir metro bileti 23 TL. Refah seviyesine bakılırsa bu fiyatları karşılamakta zorlanmıyorlar, gelirleri ona göre; öyleyse biz garibanlar kendi derdimize yanmaya devam edebiliriz :)
Karizmatik kelimesi tam karşılıyor mu bilemiyorum ama aslında söylemek istediğim şu ki şehir gerçekten "cool". Binalarıyla, sokaklarıyla, parklarıyla, mağazalarıyla, butikleriyle (ah o butikleri!), kafeleri ve restoranlarıyla Stockholm kendi halinde ama bir o kadar şık, bir o kadar klas. İlk bakışta o şiddette hissettirmiyor kendini belki ama tanıdıkça, gördükçe insan bu karizmanın üzerinde oluşturduğu etkiyi fark ediyor.
Öncelikle, üç anahtar kelimeyle özetlemem gerekirse, Stockholm için diyebilirim ki: soğuk, pahalı fakat karizmatik. Kasım başında gitmek soğuğu göze almak demekti elbette, fakat üzerimdeki giysilerle RoboCop'a döndüğüm halde benim için yine de soğuktu. Ben döndükten üç gün sonra da ortalığı kar bürümüş zaten. Bir de diyorlar ki Stockholm İsveç'in ılıman bölgesinde, varın ötesini siz düşünün :)
Pahalılık diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi kur farkından kaynaklanmıyor aslında çünkü İsveç'te Euro değil Kron kullanılıyor, fakat şehir genel olarak pahalı. Örneğin kahve+atıştırmalık (ki bu konsept için "fika" diye bir kelimeleri var, ona ayrıca geleceğiz) 45 TL, tek yön bir metro bileti 23 TL. Refah seviyesine bakılırsa bu fiyatları karşılamakta zorlanmıyorlar, gelirleri ona göre; öyleyse biz garibanlar kendi derdimize yanmaya devam edebiliriz :)
Karizmatik kelimesi tam karşılıyor mu bilemiyorum ama aslında söylemek istediğim şu ki şehir gerçekten "cool". Binalarıyla, sokaklarıyla, parklarıyla, mağazalarıyla, butikleriyle (ah o butikleri!), kafeleri ve restoranlarıyla Stockholm kendi halinde ama bir o kadar şık, bir o kadar klas. İlk bakışta o şiddette hissettirmiyor kendini belki ama tanıdıkça, gördükçe insan bu karizmanın üzerinde oluşturduğu etkiyi fark ediyor.
Gelelim neler yaptığıma. Seyahati uçuşlar dahil beş güne sığdırmama, soğuğa ve saat 16.00'da kararan havaya rağmen şehirle tanıştım, kaynaştım :) Altı ayda maşallah şehrin altını üstüne getirmiş kızçenin güzel mekan seçimleri ve kendi başıma keşfedeceğim bölgelere dair yönlendirmeleri de eklenince her şey daha da keyifli oldu benim için.
Stockholm'ün en turistik ve bilinen bölgesi Gamla Stan birinci günün ana durağıydı. O soğukta mantıklı bir insan evladının yapacağı şekilde metro kullanmak yerine, bulunduğum Östermalm bölgesinden Gamla Stan'a giden istikameti mahalle arası sokaklardan, şık caddelerden, anaokulu bebelerinin o soğukta öğretmenleriyle doğayı keşfe çıktığı parklardan geçerek değerlendirdim. Benden beklenmeyecek bu gamsızlık ve keyif hali Gamla Stan'ın cici sokaklarında da devam etti. Bazen insanın ihtiyaç duyduğu şey, hiç tanımadığı ve tanınmadığı bir şehrin sokaklarında amaçsızca, sadece keyif ve keşif için gezinmesi galiba.
Siz de gidelim görelim derseniz bir gün, Gamla Stan ve çevresindeki sokaklarda gezebilir; sayıca ve tarz açısından oldukça zengin kafelere, restoranlara, mağazalara dalabilir; bu bölgede bulunan Kraliyet Sarayı, Parlamento Binası, Ortaçağ Müzesi ve Alman Kilisesi'ni görebilir; Stortorget isimli meydanı ve meydanın sakinlerinden olan Nobel Müzesi'ni ziyaret edebilirsiniz. Nobel Müzesi'nde çok güzel vakit geçirdiğimi, Nobel ödülünün tarihi ve süregelen kültürü hakkında şaşırtıcı bilgiler edindiğimi özellikle belirtmek isterim. "İlla ki müze gezeceğim" şeklinde bir yaklaşımım yoktur gittiğim yerlerde ama bu müzeden çok mutlu ayrıldığım doğrudur.
Mutluluk demişken, gittiğim şehirlerin halk kütüphanelerini ziyaret etmek de mutluluk sebebi olmaya başladı benim için. Zaten Eda "Burayı mutlaka görmelisin" diye beni sürüklediği için Stockholm Public Library'yi görmek konusunda insanüstü bir çaba harcamama gerek kalmadı :) Halka açıklığı sadece ismiyle sınırlı bir yer olmadığı için bizim de elimizi kolumuzu sallayarak girdiğimiz, Pazar günü olmasına rağmen salonları dolu olan, yaşlı teyzesinden ilkokul öğrencisine kadar herkesin elinde kitapla dolaştığı, raflarda bakındığı ve tabi ki benim yine gözlerimden kalpler fışkırmasına sebep olan bir manzarayla karşılaştık.
Devamı ikinci yazıda...
Devamı ikinci yazıda...













Hiç yorum yok:
Yorum Gönder